Make your own free website on Tripod.com

mor'a dogru

metafizik

Home
inisiyatik bilgi
bilgi ve vizyon
metafizik
fi'l ilahiyyat: metafizik
kendini bil
hakikat nedir
bilgelik
bireysellik
PERSPEKTiF-METiNLER
tradisyon:1.gelenek üstüne
tradisyon:2.gelenegi anlamak
tradisyon:3.gelenege karsi adet
hermetizm
hermescilik hakkinda
dini SINIRLARI asmak
MODERNiZM
modern bilim ve insanin düsüsü
modernizm ve islam
cagin ruhu
cagdas dunyada kutsal
KOZMiK UYUM UYGULAMALARI
nefisini bilen rabbini bilir...
rüya ve gerçek
kozmik uyum:1.mistisizm
iman ve ibadet
yoga
halidi hikmet
SiSTEMiN SESLENiSi
tanridan Allah'a...
hakikat yolculari
1:mevlana
2:muhyiddin ibn arabi
iSARETLER
isaretler:sayilar alemi
1:ebced hesabi
ezoterik ögretiler
1:ezoterizmi anlamak
guncel:1
KADiM DOGU
1:budizmin dogasi ve ogretileri
kadim dogu:2 hint tradisyonu
1:taoizm
2:yoga
bhagavat-gita
kadim dogu:3 islam tasavvufu
tasavvuf nedir?
tasavvufta varolus mertebeleri...
2:tasavvufi kavramlar a: irsad-mürsid

Varlık  bir  harftir,  sen  onun  anlamısın                                        İbn Arabi

corb4883.jpg

METAFİZİĞİN ASLİ KARAKTERLERİ

Dini bakış açısı, temelde duygusal düzeyde bir ögenin varlığını gerektirirken, metafizik bakış açısı salt entelektüeldir. Fakat, bu tesbitin, bizim için çok açık bir anlamı olmakla birlikte -şayet başka tesbitin, bizim için çok açık bir anlamı olmakla birlikte- şayet başka tesbitler yapmaya özen göstermemiş olsaydık- çoğuna, Batılılar için biraz yabancı olan bu son bakış açısını yetersiz olarak karakterize ediyor gibi gelebilirdi. Bilim ve felsefenin Batı'daki varoluş biçimleriyle entellektüel oldukları şeklinde savlar vardır. Ancak, bizim bu savları hiç de tutarlı bulmamızın ve tüm bu türden yorumlarla metafizik arasında en derin türden bir farklılık olduğunu savunmamızın nedeni, bizim düşündüğümüz anlamda saf entellektüelliğin, bu terimden sıradan ve az çok muğlak biçimde anlaşılandan başka bir şey olmasıdır.

Öncelikle belirtmemiz gerekiyor ki, "metafizik" terimini kullanırken, onun biraz kuşkulu olan tarihsel kökenine -bu hususta, onun Aristo'nun yapıtlarında "fizikten sonra gelen" anlamında kullanılmış olduğu biçiminde ve bize pek doğru gibi gelmeyen bir sav öne sürülmektedir- pek önem vermiyoruz. Bazılarının şu ya da bu devirde, bu sözcüğe yapmış oldukları ve az çok suistimal içeren yakıştırmalarla fazla uğaraşacak değiliz. Bunlar hiç de bu terimi kullanmaktan vazgeçmemiz için yeterli nedenler değildir. Zira bu haliyle, hiç değilse batılı dillerden alıntılanacak olan herhangi bir terimden çok daha kullanışlıdır. Bu terimin en doğal anlamı "fiziğin ötesinde olan"dır. Burada "fizik" teriminden, eskilerin anladığı gibi doğa bilimlerinin tümü anlaşılmalıdır, yoksa modernlerin anladığı gibi bu bilimlerden yalnızca bir teki değil. Dolayısıyla, metafizik terimini bu yorumuyla alıyoruz ve ilk ve son olarak belirtelim ki, bu terimi kullanmamızın nedeni sadece yukarıda belirtmiş olduğumuz nedendir. Kesin zorunluluk olmadıkça yeni türetilen sözcüklere başvurmanın daima sıkıcı bir şey olduğu kanaatindeyiz.

Şimdi, böyle kavranılan metafiziğin, temelde bu sözcüğün anlamına uygun düşecek biçimde küllinin ya da külli düzeydeki ilkelerin bilgisi olduğunu söyleyeceğiz. Ancak, bununla metafiziğin gerçek bir tanımını yapmak istemiyoruz. Zira bu, ongun karakterlerinden başta geleni olarak gördüğümüz külliliğinden dolayı imkansızdır. Aslında, ancak sınırlı olan birşey tanımlanabilir. Metafizik ise tersine, kesinlikle sınırsızdır; dolayısıyla bu durum da, bizim metafizik kavramını az ya da çok dar bir ifadenin içine hapsetmemize izin vermez. Onun ne denli kesin bir tanımı yapılmaya uğraşılırsa, aslında o denli eksik bir tanımı yapılmış olur.

Bizim metafizik için bilim (science) değil de bilgi (connaisance) terimini kullanmaktaki amacımız, metafizik ile -cüz'i şeylerin şu ya da bu belirli yönünü konu olarak alan- çeşitli bilimler arasındaki derin ayrımı vurgulamaktır. Burada, temelde külli ile cüz'i arasındaki ayrılıkta, bir zıtlık şeklinde kavranılmaması gereken ayrılık söz konusudur. Zira bu iki terim arasında hiçbir ortak ölçü, olası bir simetri ya da koordinasyon ilişkisi yoktur. dolayısıyla metafizik ile bilimler arasında alanları birbirinden derinlemesine ayrı olduğu için hiçbir zıtlaşma ve çatışma söz konusu olmaz. Din için de bu tamamen böyledir. bununla birlikte, söz konusu ayrımın konuların kendileri ile ilişkili olmayıp onlara bakış açımızla ilişkili olduğunu iyi anlamak gerekir. Hindu doktrinin çeşitli dallarının aralarındaki ilişkinin kavranılmasının gerektirdiği tarza ilişkin özellikle ifade edeceklerimiz açısından oldukça önemlidir. Bir ve aynı konunun çeşitli bilimlerce çeşitli tarzlarda öncelenebileceği kolayca anlaşılabilecek bir husustur. Yine cüz'i tarzda değerlendirilemeyecek olan şey gibi, birtakım cüz'i ve özel bakış açılarından değerlendirdiğimiz her şey de, iyi bir uyarlama (transposition) ile, hiç de özel bir bakış açısı olmayan külli bakış açısından değerlendirilebilir. Bu şekilde, metafiziğin alanının herşeyi içerdiği söylenebilir, bu da onun -olması gerektiği gibi- gerçekten külli olması için gereklidir. Böyle olmakla birlikte değişik bilimlerin özgül alanları metafiziğin alanından ayrıdır, zira metafizik özel bilimlerle aynı zeminde bulunmadığından, hiçbir ölçüde onlarla benzeşik değildir. Öyle ki, vardıkları sonuçlar arasında asla bir kıyaslama yapılamaz. Diğer yandan metafiziğin alanı "burada neyin söz konusu olduğundan hiç haberleri dahi olmayan filozofların zannettikleri gibi" hiçbir biçimde çeşitli bilimlerin -gelişmelerindeki az ya da çok eksiklikler nedeniyle- henüz kavrayamadığı bir alanı da içermez. O, mahiyeti itibariyle, bu bilimlerin sahalarından kaçan ve onların ulaşabilecekleri alanları engincesine aşan bir alandır. Tüm bilimlerin alanları daima, çeşitli tarzlarda deney konusu olan alanlardır. Oysa metafiziğin alanı -fiziğin ötesinde ve dolayısıyla deneyimin de ötesinde olması nedeniyle-, hiçbir deneyi mümkün olmayanı içeren bir alandır. Ayrıca, her özel bilimin alanı, şayet mümkün olabilip de sınırsızca büyüyebilse dahi metafiziğin alanı ile hiçbir biçimde en ufak bir temas noktasına bile ulaşamaz.

Bunlardan doğrudan doğruya çıkan sonuç, metafiziğin nesnesinden söz edildiğinde şu ya da bu bilimin özel araştırma nesnesine az çok benzer olan herhangi bir şeyin düşünülmemesinin gerektiğidir. Aynı zamanda bunun, daima kesinlikle aynı olan hiçbir ölçüde değişime, zamanın ve mekanın etkilerine tabi olmayan bir nesne olması gerekir. Mümkin, arızi, değişken, aslında zorunlu olarak cüz'i alanla ilişkili olan şeylerdir. Hatta bunlar, cüz'i şeyleri koşullandıran karakterlerdir ya da daha kesin bir ifadeyle, eşyanın çeşitli razlarıyla cüz'i görünümleridir. Dolayısıyla, metafizik söz konusu olduğunda, zaman ve mekana göre değişebilecek olan sadece konunun konuluş tarzıdır. Yani metafiziğe büründürülen az ya da çok zahiri ve çeşitli görüşlere uyarlanmış olan biçimlerdir. Yine, kuşkusuz insanların -ya da insanların çoğunluğunun- gerçek metafiziğe ilişkin bilgisizlik ya da bilgili olma durumlarıdır. Oysa aslında, gerçek metafizik daima kendi kendisiyle tamamen özdeş olarak kalır. Zira onun nesnesi aslında "bir"dir (tek'tir) ya da Hinduların dedikleri gibi, "ikiliksizlik"tir (sans dualite). Ve bu nesne, daima -"doğanın ötesinde" olması nedeniyle- değişmenin de ötesindedir. Arapların Tevhid öğretisi tekdir" ("La doctrine de l'Unite' est unique) derken, ifade etmek istedikleri de budur.

Bu söylediklerimize metafizikte hiçbir yeni bilginin mümkün olmadığı da ekleyebiliriz. Zira, hiçbir özel ve zahiri araştırmaya tabi olmayan bir bilgi tarzı söz konusu olduğunda, bilinebilecek olan her şey, ancak her çağda daima birtakım kişilerce bilinmiş olan şeylerdir. Metafiziğe ilişkin geleneksel doktrinlerin derinlemesine incelenmesinden çıkan sonuç da gerçekten budur. Ayrıca, evrim ve ilerleme mefhumlarının biyoloji ve sosyolojide göreli bir değer taşıdıkları kabul edilse bile -ki bu, kanıtlanmış olmaktan çok uzaktır-  bu mefhumlar, 18. yüzyılın sonuna dek Batılılar'a da olduğu gibi -ki Batılılar bugün bunların insan zihninin temel ögeleri olduğuna inanmaktadırlar- Doğulular'a tamamen yabancıdır. Bu durumun, "tarihsel yöntem"in metafizik düzeyde olana uygulamaya yönelik tüm girişimleri kesin olarak mahkum ettiğini iyice vurgulayalım. Gerçekte, metafizik bakış açısı, tarihi bakış açısına -ya da sözde öyle olana- kökten zıttır ve bu zıtlıkta sadece bir yöntem sorununu değil, aynı zamanda ve özellikle, daha da ciddi olarak gerçek bir ilke sorununu görmek gerekir. Zira metafizik bakış açısı gerçekten değişmezliği açısından evrim ve gelişme mefhumlarının inkarıdır. Yine metafiziğin ancak metafizik olarak incelenebileceği söylenilebilir. Burada, bu bağlamda yeri olmayan ve -külli düzeyde ve dolayısıyla gerçekten cüz'i 'nin ötesinde olması nedeniyle kaçınılmaz olarak cüz'i etkinlikleri aşan- metafizik doktrine uygulanamayacak olan cüz'i etkiler gibi imkanları hesaba katmaya gerek yoktur. Zaman ve mekan durumları bile tekrar vurguluyoruz, ancak zahiri ifade üzerinde etkili olabilirler, yoksa hiçbir biçimde doktrinin esası üzerinde etkili olamazlar. Nihayet, metafizikte, görelinin ve mümkinin alanındaki gibi az ya da çok değişken "inanç"lar ya da "görüş"ler söz konusu değildir. Zira sürekli ve değişmez kesinlik sözkonusudur.

Aslında, bundan dolayısıdır ki, metafizik hiçbir biçimde bilimlerdeki göreliliğe katılmaz. O, mutlak kesinliği asli karakter olarak içermek zorundadır. Bu özellikle araştırma nesnesi bakımından olmakla birlikte, yöntemi bakımından da böyledir. Böyle olmadığında, yöntem diyeceğimiz bu şey araştırma nesnesine uygun düşmez. Dolayısıyla metafizik kesinlik taşımayan tüm kavrayışları zorunlu olarak dışlar. Buradan da, bizatihi metafizik gerçekliklerin hiç bir biçimde tartışılmaz oldukları ortaya çıkar. Sonra şayet kimi kez tartışma ve zıtlaşma çıkıyorsa, bunun kesinlikle bu hakikatlerin eksik bir sunuluşundan ya da yetersiz bir kavranılışından başka bir nedeni olamaz. Zaten, bu konudaki her açıklama kaçınılmaz olarak eksik kalacaktır. Zira metafizik ma'kûller, külli mahiyetleri nedeniyle hiçbir zaman tamamen ifade, hatta tamamen tahayyül bile edilemez. Özlerinde, ancak saf ve "biçimi olmayan" zeka tarafından kavranabilir. Mümkün tüm biçimleri geniş ölçüde -dilin onları daima sınırlayan ve doğalarını bozan ifadelerini de özellikle- aşarlar. Bu ifadeler, bütün simgeler gibi, ancak kendisinde ifade edilemez olarak klanı kavramakta hareket noktası, deyim yerindeyse, "dayanak" işlevi görür. Bunu ise herkes kendi kapasitesine göre kavramak ve yine kapasitesi ölçüsünde, biçimsel ve sınırlı ifadenin kaçınılmaz eksikliğini tamamlamak durumundadır. Ayrıca Avrupa dilleri gibi özellikle modern -ve dolayısıyla metafizik hakikatleri ifade etmeye o denli elverişsiz- olan dillerde, bu ifadelerin azami eksiklik içerecek oldukları da açıktır. Tercüme ve uyarlama güçlüklerine ilişkin olarak daha önce belirtmiş olduğumuz gibi metafizik daima, özü açısından, bir ifade edilemezlik payı taşır.

Bu külli nizama ait bilgi, cüz'i şeylere ilişkin bilgiyi koşullandıran şeyler ile özne-nesne ayırımının genel ve temel tipini oluşturduğu ayrılıkları tamamen ötesinde olmak durumundadır. Yine, bu metafiziğin nesnesinin başka herhangi bir bilgi türünün özel araştırma nesnesiyle hiçbir biçimde kıyaslanabilir olmadığını ve hatta onun sadece kıyasi anlamda -o da adlandırmak gereksinimi nedeniyle- nesne olarak adlandırılabileceğini gösterir. Aynı şekilde, metafizik bilginin vasıtasından söz edilebilecek olursa, o vasıta -özne ile nesnenin ittisal etmiş olduğu- bilginin kendisidir. Bu demektir ki, deyim yerindeyse, bu vasıta hiçbir biçimde bireysel insan gibi istidlali (discursive) bir şey değildir. Belirtmiş olduğumuz gibi, cüz'inin ötesinde ve sonuç olarak, rasyonelin ötesinde olan, hiçbir biçimde akıl dışı (irrationnel) olmayan bir düzey söz konusudur. Metafizik akla aykırı olmaaz, fakat -burada onun alan ve sınırını aşan, hakikatlerin zahiri ifadelerin de işin içine girmesiyle, ancak tamamen ikincil bir rol oynayabilen- aklın üstündedir. Metafizik hakikatler ancak cüz'i düzeyin ötesinde bir düzeydeki meleke ile kavranılabilir. Bu kavrama işleminin doğrudan oluşu (dolaysızlığı) onun sezgisel (intuitive) olarak nitelendirilmesini mümkün kılar. Ancak tabii ki bunun, bazı çağdaş filozofların sezgi (intuition) olarak adlandırdıkları ve aklın -üstünde değil de- altında olan, salt duyusal (sensitive) ve dirimsel meleke ile hiçbir ortak yanı olmadığını eklemek koşuluyla. Dolayısıyla, buradaki melekenin modern felsefenin -onu anlayamadığı için- varlığını inkar ettiği ya da en azından habersiz göründüğü entellektüel sezgi olduğunu belirtmek gerekir. Ona, yine Aristo ve onun skolastik izleyicilerine uyarak -ki, Aristo'ya göre4 akıl, aslında ilkelerin bilgisine dolaysız olarak sahip olandır-, saf akıl da denilebilir. Aristo, özellikle "aklın bilimden-yani, sonuçta, bilimi oluşturan akıldan- daha hakikat olduğunu" fakat, "akıldan (intellect) daha hakikat olan herhangi bir şeyin de bulunmadığını -zira onun, işleminin dolaysız olması ve nesnesinden hiçbir biçimde ayrı olmamakla hakikat ile bir olması nedeniyle zorunlu olarak yanılmaz olduğunu- ifade eder.

Metafizik bilgi ile bilimsel bilgi arasındaki ayrılığın ne olduğu en derin anlamıyla şimdi kavranabilir; birincisi (metafizik bilgi), alanını külli'nin oluşturduğu saf akıldan kaynaklanır; ikincisi ise alanını genel'in oluşturduğu akıldan kaynaklanır, zira Aristo'nun dediği gibi, "ancak genel olanın bilimi olur". Dolayısıyla külli ile genel'i, Batılı mantıkçıların -ki, bunlar suistimal niteliğinde olarak genel'e külli (tümel) adını verdiklerinde bile gerçekte hiçbir zaman genel'in ötesinde yükselmemişlerdir- çok sık olarak başlarına geldiği üzere, hiçbir zaman birbirine karıştırmamak gerekir. Bilimlerin bakış açısı, belirtmiş olduğumuz üzere, cüz'i düzeydedir; yani, genel hiçbir zaman cüz'i'ye zıt değildir. O yalnızca özel'e zıttır. O, gerçekte, yayılmış olan cüz'idir. Ancak cüz'i, doğasını yitirmeden, kısıtlı ve sınırlayıcı koşullarından kurtulmadan, sınırsızca yayılabilir. İşte bu nedenledir ki biz, bilimin daima derinlemesine olarak ayrı kalacağı -zira külli'nin bilgisi yalnızca metafiziktir-, metafizik ile asla birleşmeden sınırsızca yayılabileceğini söylüyoruz.

Artık metafizik yeterince nitelemiş olduğumuzu düşünüyoruz. Daha fazlası, metafizik doktrini sunmaya başlamak olur, ki onun yeri burası değildir. zaten burada sunduğumuz veriler, sonraki bölümlerde ve özellikle metafizik ile modern Batı'da genel olarak felsefe diye adlandırılmış olan arasındaki farktan söz edildiğinde tamamlanacaktır. Temeldeki özdeşliğin yüzeysel bir gözlemcinin gözünden kaçmasına neden olabilecek denli büyük biçim farklılıklarına rağmen, tüm söylemiş olduklarımız, hiç kısıtlamasız, Doğu'nun geleneksel doktrinlerinin tümüne uygulanabilir. bu metafizik kavrayışı hem Taoizm, hem Hindu doktrini hem de İslam'ın din-ötesi ve derûnî yönü açısından geçerlidir. Oysa, Batı dünyasında bu metafizik kavrayışa uyan herhangi bir şey var mıdır? Halihazırdaki duruma bakıldığında bu soruya ancak olumsuz yanıt verilebilir kuşkusuz. zira modern felsefi düşüncenin kimi kez metafizik adı altında sunduğu şeylerin burada ifade etmiş olduğumuzla hiçbir tekabüliyeti yoktur.

Bu konuya daha sonra döneceğiz. Ancak Aristo'ya ve skolastik doktrine ilişkin olarak ifade ettiklerimiz, en azından o zamanlar, tam anlamıyla değilse de bir ölçüde metafiziğin gerçekten var olmuş olduğunu gösteriyor. Bu kısıtlılığına rağmen, o zamanlar şimdiki modern zihniyetle en ufak bir eşdeğerine rastlanmayan -çünkü onları kavramak modern zihniyete adeta yasaklanmış gibi görünür- bir şeyler vardı. Öte yandan, böyle kısıtlama yapmamız gerekmişse, bunun nedeni, daha önce belirtmiş olduğumuz üzere- en azından klasik antikiteden itibaren- Batı entellektüalitesindeki gerçek anlamdaki sınırlanmalardır. Bu bağlamda, Yunanlılarda sonsuz mefhumunun hiç bulunmadığını belirttik. Modern batılılar niçin sonsuzu (infini) düşündüklerini zannederken, hemen daima -yalnızca sınırsız (indefini) olan -uzayı düşünürler. Ve neden -aslında "zaman-dışı" (non-temps) olan- kıdemi daima, deyin yerindeyse- zamanın sınırsız bir uzanımından ibaret olan-, süreklilik (perpetuite) ile karıştırırlar? Ve yine niçin bu tür yanlış anlamalar Doğulular'da hiç olmaz? Bu sorunun yanıtı -hemen hemen yalnızca duyularla algılanır olan şeylere yönelmiş bulunan- Batı zihniyetinin, akletmekle (concevoir) hayal etmeyi (imaginer) sürekli olarak birbirine karıştırmasıdır. Öyle ki, bu zihniyete göre, hiçbir duyusal algı sağlamayan herhangi bir şey -bu nedenle- düşünülemez. Yunanlılarda bile muhayyile melekesi baskındı. Bu meleke kuşkusuz, saf düşüncenin zıttıdır; bu koşullarda, sözcüğün tam anlamında bir entellektüellik var olamaz, dolayısıyla metafiziği kavrayış da söz konusu olamaz. Bu değerlendirmelere bir diğer karışıklık olan akli ile entellektüelin birbirine karıştırılması eklenecek olursa, özellikle modenlerdeki, sözde Batılı entellektüelliğin, gerçekte -tümüyle cüz'i ve formel melekeler olan- akıl ile hayal gücünün kullanılmasından başka şey olmadığı görülür. O zaman da, onunla -doğru ve geçerli bilginin ancak deruni kökü külli'de ve biçimsel olmayanda bulunanla ilişkili bilginin olabileceğini düşünen -Doğu entellektüelliği arasındaki farklılık ortaya çıkar.

 Rene Guenon  
Türkçesi
Lütfi F.Topaçoğlu

4. Posterior Analytics, II. kitap


 Yukarıdaki yazı Rene Guenon; "Doğu Düşüncesi", İz Yayıncılık, İstanbul, 1997'dan alınmıştır.