Make your own free website on Tripod.com

mor'a dogru

iman ve ibadet
Home
inisiyatik bilgi
bilgi ve vizyon
metafizik
fi'l ilahiyyat: metafizik
kendini bil
hakikat nedir
bilgelik
bireysellik
PERSPEKTiF-METiNLER
tradisyon:1.gelenek üstüne
tradisyon:2.gelenegi anlamak
tradisyon:3.gelenege karsi adet
hermetizm
hermescilik hakkinda
dini SINIRLARI asmak
MODERNiZM
modern bilim ve insanin düsüsü
modernizm ve islam
cagin ruhu
cagdas dunyada kutsal
KOZMiK UYUM UYGULAMALARI
nefisini bilen rabbini bilir...
rüya ve gerçek
kozmik uyum:1.mistisizm
iman ve ibadet
yoga
halidi hikmet
SiSTEMiN SESLENiSi
tanridan Allah'a...
hakikat yolculari
1:mevlana
2:muhyiddin ibn arabi
iSARETLER
isaretler:sayilar alemi
1:ebced hesabi
ezoterik ögretiler
1:ezoterizmi anlamak
guncel:1
KADiM DOGU
1:budizmin dogasi ve ogretileri
kadim dogu:2 hint tradisyonu
1:taoizm
2:yoga
bhagavat-gita
kadim dogu:3 islam tasavvufu
tasavvuf nedir?
tasavvufta varolus mertebeleri...
2:tasavvufi kavramlar a: irsad-mürsid

corb2890.jpg

İMAN VE İBADET

İlimler eşyayı duyularla ve deneyle tanıtıyorlar. Felsefe, duyularla deneyin üstüne yükselerek aklın bilgisini elde ediyor. Dinin dünyası ise aşk ile ilhamın dünyasıdır.Duyularla akıl, dinî hayata disiplin ve düzen sağlayıcı dış unsurlardır. Onlar, dinin özüne götürmezler. Dinde akıl sadece bir disiplin gücüdür. Dinde esas olan imandır. İman dışardan bilgi vermez. Onda, dışardan edindiğimiz bilgiler birer semboldür. İman, ruhu varlıkla birleştirmek sûretiyle bizzat onun hayatını yaşatır. O, aşkın eseridir. Aşkın hiç olmadığı yerde iman yoktur, sadece taklik vardır.

Akıl bir fenerdir. Güneş aşkı temsil eder. Güneş doğunca fenere lüzum kalır mı? Akıl yalnız çevresini aydınlatır, uzakları göstermez. Kendi başına kılavuz olduğu zaman gerçek imanı yolundan saptırır. Aklın küçük hesapları vardır. Her milletin, her cemaatin akıllı insanları vardır. Onlar akılları ile hareket ettikleri zaman, her biri kendi dininin hak dini olduğunu, başka dinlerin yalan olduğunu söylerler. Herbiri kendi ümmetini Cennet'e, başka ümmetleri Cehennem'e gönderir. Hepsinde de mümin olanlar, doğuşları ile müminlik imtiyazını almış ve Cennet'e girmeye hak kazanmıştırlar. Başka bir cemaatın içine gidiniz. Onlar da yalnız kendileri Cennet'e gireceklerdir, çünkü Hak dini kendilerinin dinidir. İnsanlığın bu gülünç olduğu kadar da acınacak hali, hep aklın marifetleridir. Akıl, dinleri belirli karakterleri ile birbirinden ayırır ve birbirlerine karşı koyar. Kendi kendisiyle çelişkiye düşer de bunu farketmez. Aklın akılsızlık çukuruna yuvarlanması kolaydır. Bir taraftan vahyi, ilâhî ilham olarak alır, sonra da dinin esaslarını akılla izaha çalışır. Sıra mucizelerle kerametlere gelince, yine ilhamın kucağına sığınır. Akılları ile övünen âlimler, imanın şartlarını tanıtan "Âmentü"yü bile değiştirirler. Onda bütün Kitaplara ve bütün peygamberlere iman esas olduğu halde, müslümanları başka Kitaplarla diğer peygamberlerden soğutmaya çalışırlar. Küçük düşürücü karşılaştırmalarını gurur ve bencillik terazisinde tartan bu adamlar, dinleri birbirlerine karşı koyarlar. İmanı kapalı bir daire içine hapsetmek isterler. Bütün insanların Allah'ın kulu olduğunu unutur ve kendi cemaatleri dışında kalan ümmetlerden Allah'ın rahmetini esirgerler. Allah'ın onlara hidayetini hasetle karşılarlar. Hünerleri, ümmetleri birbirine taşlatmaktır. Kendilerinin din uluları olduklarını söyleyen bu adamlar, her devirde dini aslından uzaklaştırdılar ve onda bir nevi particilik zihniyeti, bir zümre gururu yaşatmaya çalıştılar. Böylelikle cemaatleri Hak yolundan uzaklaştırdılar. Onlar, ruhun hakikatını tanıtan hal ehline de saldırmayı ihmal etmediler. Zulüm ve işkenceyi de Hak adına uygun buldular. Hallac'ı dâra çıkardılar, Nesimî'nin derisini yüzdüler, Şeyh-i Ekber'i bıçakladılar. Onlar, Mevlâna'yı da huzursuz bırakmak için bütün gayretlerini harcadılar. Mevlâna, onlardan bizar olduğunu söyledi ve insanların arasına nifak sokan bu yanlış din anlayışını yayan medrese ile bu yolda yürütülen cemaata hayat ve heyecan dağıtan minarenin yıkılmasını bunun için istedi.

Mevlâna dinleri birbirinden ayırıp onları çatıştırmaya karşıdır. Hiçbir dini hor görmez. Her yerde din ehlinin yaşattığı bu benlik gururundan sıyrılmayı tavsiye eder. Onca, hangi dinden olursa olsun, Allah'a çevrilen, Hak yolundadır. Onun Rumlardan ve Ermenilerden, hatta papazlardan müritleri vardı. Cenazesinde her din ve mezhepten insanlar bulundu. Birgün evinde çalışan Rum dülgere, "Niçin müslüman olmuyorsun? Müslümanlıktan daha iyi din yoktur." diye sordular. Rum Dülger, "Elli yıldır hıristiyanım. İsa'dan korkuyor, utanıyorum" dedi. Bu sözün üstüne gelen Mevlâna, "Evet, dedi, imanın sırrı korkudur. Allah'tan korkan hıristiyan da olsa Hak yolundadır."

O, her zaman "Ben yetmiş üç dinle beraberim" derdi. Birgün Kadı Siraceddin, bu sözü halk arasında Mevlâna'ya sormasını, tekrar ederse kendisine kötü sözler söylemesini, başka bir âlime tenbih etti. Mevlâna'nın yanına giden âlim, "Sen, yetmişüç milletle beraberim, demişsin doğru mu?" diye sordu. Mevlâna, "Evet, yine de öyle söylüyorum" deyince âlim ona herkesin önünde sövüp saymaya başladı. Mevlâna buna karşı güldü ve şöyle söyledi: "Ben senin bu söylediklerinle de beraberim."

Hak noktasında bütün dinleri birleştirmenin sırrına vakıf olan gerçek insan Mevlâna'yı bütün insanlık âleminde büyük yapan, işte bu üstün anlayıştır. Şüphesiz o, bu anlayışın sırrına aşk içinde ermişti. Sınırlı olan akıl bu büyük hakikatı anlamaktan acizdir. Onu eteğinden tutup çeken zaaflar ve ihtiraslar vardır. Akıl, iman zaafını iman diye kabul eder. Hasta bencillikle miskin alışkanlık, insanı daracık bir daire içinde, kendisi için saadet hırsı, başka insanlara karşı da kin ve haset hisleriyle yaşamaya mahkum eder. Bu dar çemberi kıran aşk, gerçek hidayete kavuşturucudur. Aşkın onu ulaştırdığı ufukları tanıtmak için şu olayı hatırlatmak yeter. Mevlâna'ya vahdet aşkını sunan Şems-i Tebrizî, Konya'da Mevlâna ile münasebetini çekemeyenlerin dedikoduları yüzünden öldürüldü. Mürşidinin kaybından sonsuz ıztırab duyan Mevlâna'ya bir gün, "Şems Konya'ya geldi" diyorlar. Hemen hırkasını çıkarıp bunu söyleyen adama giydiriyor. Yanındakiler, "bu adam yalan söylüyür, bilmiyor musun ki hırkanı verdin?" deyince. O, "Evet, diyor, sözünün yalan olduğunu bildiğim için hırkamı verdim. Doğru olsaydı canımı verirdim."

Bütün varlığının aşk ile dolduğunu o şöyle anlatır: "Bir zamanlar aşkın arkasından koşuyordum. Şimdi o benim peşimi bırakmıyor."

İbadetler için de Mevlâna yine aşkın ölçüsünü kullanmaktadır. Ona göre ibadetin bir özü, bir de sûreti vardır. Asıl ibadet bu özdür, sûret bir kalıptan ibarettir. Onca "Namaz bu sûretten (yani yapılan beden hareketlerinden) ibaret değildir. Bu sûret, namazın kalıbıdır. Bu namazın başı vardır, sonu vardır. Başı ve sonu olan herşey kalıptan ibarettir. Namazın başı tekbir, sonu selâmdır. Zevâhir ehlinin Şehadet kelimesi de öyledir. Çünkü dille söylenir. Onun da başı ve sonu vardır. Bu ibadetlerin özü ve canı ise keyfiyete sığmaz, sonsuzdur, başı ve sonu yoktur." Namaz vecd ve istiğraktır, yani kendinden geçmedir. Vecd ve istiğrak halinde bütün sûretler dışarda kalır. Bunlar oraya sığmaz. "Namaz, beş vakit olarak farz kılındı ama âşıklar daimî namazdadır. O sarhoşluk, o mahmurluk ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle." Bedenin mekân değiştirmesiyle bir takım hareketlerin bütününden ibaret olarak, hac vazifesine koşanlara da Mevlâna şöyle sesleniyor: "Ey hac yolcuları, nereye gidiyorsunuz? Siz neredesiniz? Sevgili burada. Gelin, buraya gelin. Sevgiliniz duvar duvara bitişik komşunuzdur. Hal böyle iken söz çöllerde serseri bir halde ne havaya uyup da geziyorsunuz? Sevgilinin sûretsiz sûretini gördünüzse, hacı da sizsiniz, Ev (Kâbe) de sizsiniz, ev sahibi de siz." Yine hac olayı üzerinde şunu da söylüyor: "Behey eşekler, Kâbe mecazdır. Ârifin hali ise hakikattir. İlâhî hakikate ulaşan âriflerin hallerinden başka manevî mescit yoktur...Bir kalbi ele al, onu ihyâ et ki hacc-ı ekberdir. Kâbe'yi binlerce defa tavafdansa bir kalbi ihyâ etmek daha iyidir. Zira Kâbe Hazreti Halil'in binasıdır. Ârif kalbinde ise Allah tecelli ediyor."

Mevlâna'nın hacca gidenleri tebrik edici sözleri de var. Şüphesiz, kalp adamı her olayda bir kalp hareketi arayacaktır. Onun bu sözlerinde çelişki aramak anlayışsızlık olur. Hacca gidenler orada evi değil, Evin Sahibi'ni arasınlar. Bunu öğrendikten sonra Kâbe'yi her yerde bulabileceklerdir. Çünkü Allah her yerdedir; insanın O'nu aradığı her yerde. Kur'an, Allah'ın her yerde olduğunu bildiriyor; Peygamber, Kur'an diliyle "Allah size şahdamarınızdan daha yakındır" demiyor mu? Bunun mânısını aklın ışığı kavramasa da kalp güneşi bir hakikatı kucaklamaktan aciz mi kalsın?

İbadetin özünden habersiz olarak, beden hareketleriyle yaptıkları ibadetlerin sayı hesabı ile Cennet'e gireceklerini zanneden gafiller, Cennet kapısında bakkal terazisiyle amel tartıyorlar. Mevlâna'ya göre: "Gerçeğe ulaşamayanların ibadeti, ulaşanların günahıdır. Kemale eremeyen halkın vuslatı, Tanrı haslarının hicabıdır."

O, halktan kemal hali beklemez. Zira, "Denizin dibinden inciler, taşlar ve çakallarla karışıktır. Faziletler de kusurlar da ayıplar arasındadır." Ancak insanın gayreti, kendisini daima iyiye ve doğruya yöneltme yolunda olmalıdır.

İman ile ibadeti aşk kavramının içinde birleştiren Mevlâna, onlarla insanın mutlak varlığa ulaşacağına, Tanrı ile birleşeceğine inanıyor. Ona göre insan görünüşte küçük bir âlemdir. Ama hakikatta büyük âlem odur. "Görünüşte meyve daldan çıkmaktadır. Lâkin dalın varlığı meyve içindir."

O, kendinde yaşattığı mutlak varlığın kemâlini insanda buluyor. Vecd halinde insanda Allah'ı görüyor ve O'na secde ediyor. Ona göre insanda en değerli şey güzel ahlâktır: "Bu cihanı araştırdım, Ahlak güzelliğinden daha değerli bir şey görmedim" diyor. Onun insanda aradığı esas meziyetler, edeple alçak gönüllülüktür. Edep onca aşkın yoludur. Esrar perdesini kaldıran kuvvettir: "Ey âşıklar! Nefsinizi edeple süsleyin. Aşk yollarının hepsi edepten ibarettir." Alçak gönüllülük de onun şartıdır. Zira kibir, insanı edep dairesinin dışına çıkarır. "Sana rahmet yolu lâzımsa yer gibi alçak gönüllü ol. Sonra da o rahmet şarabını içerek mest ol!" Bu iki güzel huyun tahtına oturtulan merhamet, insanı insanlaştıran, sonra da Tanrı'nın varlığında eriten, O'nunla birleştiren kuvvettir. Bir gün cüzzamlıları havuzdan çıkarmaya kalkıyorlar. Mevlâna onlara mani oluyor ve kendisi de cüzzamlıların yıkandığı havuza giriyor. Yanlarına gidiyor ve onların bedenlerinden akan suları elleriyle alıp kendi başına döküyor. Bu merhamet hareketi karşısında cüzzamlılar ağlamaya başlıyorlar. O hali seyreden şâir Bedrettin Yahya da kendinden geçiyor, duyduğu vecd içinde şu beyti söylüyor: "Sen insanlara Allah'dan rahmet âyeti olarak gönderildir. Hangi güzellik âyeti var ki senin şanından olmasın."

Merhametin ilâhî şanını sonsuzun aşkı içinde kavrayan ve yaşayan mevlâna, insanı kendi kemâliyle birleştiren bu Tanrı vasfını şu sözlerle tavsiye etmektedir: "Sen yerde olanlara merhamet et ki, gökte olan da sana merhamet etsin. Senden aşağı olana acı ki, senden üstün olan da sana acısın."

Başlangıçta tasavvufun ahlâkî temizlenme yolu olarak meydana çıktığını söylemiştik. Sonuna kadar da mutasavvıfların, irşad ile görevli birer ahlâk dâhisi olan peygamberlerin bu görevlerini insanlık içinde, bizzat kendi varlıklarından örnek vermek sûretiyle, tamamlayan ruh dünyasının atletleri olduklarını tekrar edelim. İslâm'dan sonra yeni peygamber gelmedi. Lâkin onun işini tamamlayan mücedditler gönderildi. Mevlâna onların en büyüklerindendir.

 Nurettin Topçu


 

Yukarıdaki yazı Nurettin Topçu "İslam ve İnsan-Mevlana ve Tasavvuf" Dergah Yayınları, 1998 kitabından alınmıştır.