Make your own free website on Tripod.com

mor'a dogru

modernizmde islam ve muhafazakarlik (YENi)

Home
inisiyatik bilgi
bilgi ve vizyon
metafizik
fi'l ilahiyyat: metafizik
kendini bil
hakikat nedir
bilgelik
bireysellik
PERSPEKTiF-METiNLER
tradisyon:1.gelenek üstüne
tradisyon:2.gelenegi anlamak
tradisyon:3.gelenege karsi adet
hermetizm
hermescilik hakkinda
dini SINIRLARI asmak
MODERNiZM
modern bilim ve insanin düsüsü
modernizm ve islam
cagin ruhu
cagdas dunyada kutsal
KOZMiK UYUM UYGULAMALARI
nefisini bilen rabbini bilir...
rüya ve gerçek
kozmik uyum:1.mistisizm
iman ve ibadet
yoga
halidi hikmet
SiSTEMiN SESLENiSi
tanridan Allah'a...
hakikat yolculari
1:mevlana
2:muhyiddin ibn arabi
iSARETLER
isaretler:sayilar alemi
1:ebced hesabi
ezoterik ögretiler
1:ezoterizmi anlamak
guncel:1
KADiM DOGU
1:budizmin dogasi ve ogretileri
kadim dogu:2 hint tradisyonu
1:taoizm
2:yoga
bhagavat-gita
kadim dogu:3 islam tasavvufu
tasavvuf nedir?
tasavvufta varolus mertebeleri...
2:tasavvufi kavramlar a: irsad-mürsid

MODERNİZM SÜRECİNDE İSLAM ve MUHAFAZAKARLIK

 

Günümüz dünyasının çeşitli kategorilerce adlandırılabileceğini ama bizce en uygun yaklaşımın “modernizm” kavramında gizli olduğunu daha önce bazı yazılarımızda ifade etmiştik. Modernizmle beraber ise dünyanın ve insanlığın tarihte görülmemiş bir sapmaya girmiş olduğu ve bu sapmanın aslında “ahir zaman” nedeniyle olduğu da vurguladığımız konulardandı.

Ahir zaman aslında insanlık çevrimi için sadece bir netice değil fakat tüm etkileşimlerin de kaynağıdır. Çünkü etkileşimleri oluşturan döngü bir şekilde tüm varoluşun biçimlendiricisi olan ilkeye dayanmaktadır. Bu nedenle modernizmin kendisinden ya da ahir zamanın olası durumlarından ötürü hayıflanmak pek uygun bir şey değil ancak bu duruma göre yeni bir tavır almak kutsallığa bağlı olmak isteyen insanın asli görevlerindendir.

Bugün hakim perspektif Orta Çağ’ın kendine özgü muhteşem yükselişini göremediği için hayatı basite indirgediğini fark edemeden kutsallığı reddedip seküler bir düşünce yaratan Batı anlayışı ile temellenmiştir. Nitekim üst üste gelişen olayları ciddi bir sapma tarzında yorumlayan Batı, bilimsel olarak; coğrafi keşifler, mekanik fizik ile felsefi olarak; aydınlanmacılık, pozitivizm, rasyonalizm ve hümanizm ile yapılanmadaysa; Rönesans, reformizm, eşitlikçilik ile yeni bir çağ başlatmıştır. Gelişen teknoloji sayesinde iletişim ve enformasyonun bugünkü muazzam gücü aslında modernizmin komplike bir özelliği olarak ilk baştan beri söz konusudur ve zaten Batı’nın dayatmacı kültürü de gücünü buradan almaktadır.

Cemil Meriç’ten alıntılayarak söylersek tarih boyunca gerek Batı’da gerekse Doğu’da hiçbir medeniyet asli karakterini bir başka medeniyete teslim edecek kadar küçülmemişti; oysa modernizmin doğumundan sonra sadece Türkiye’de değil –Rusya dahil- neredeyse bütün Doğu’da ortaya çıkan Batılılaşma fikri işte söz ettiğimiz bu gücün basit bir göstergesidir. Cemil Meriç “Batı benim antitezimdir” derken bu noktaya işaret etmekte, sadece Türk-İslam medeniyeti adına değil Hint, Fars, Çin, Arap, Mısır, Mezopotomya ve yani bütün Doğu medeniyeti adına bunu ifade etmektedir.

Burada Batılılaşmanın analizini yapma niyetinde değiliz ancak bu tuhaf fikriyatın neticelerine katlanma konusunda ne ölçüde tutarsız olduğumuzun ifadesi için bu izahatlar gerekli görülmüştür.

Burada bizim güncel bir konu olarak ele alacağımız nokta ise modernizmin kapsamıyla alakalı takınmış olduğumuz tavrımızın tutarsızlığıdır.

Önceki günlerde yaptığı açıklamayla gerginlik yaratma gayretini yeniden ifşa eden Papa ve onun göreve başladığından beri dile getirdiği yaklaşım tarzı, bizim bu tutarsızlığı görmemiz ve gelişmeleri daha dikkatli okumamız için de bir fırsattır aslında. Ancak maalesef aydınlarımız böylesi fırsatları değerlendirerek yeni bir fikriyata yönelmek yerine aynı tutarsızlıktan kaynaklanan fikirsel bocalamalar içinde boğulup gitmektedirler.

Değerli bir yazar olan Ali Bulaç “Aydınlanma ve İslam” başlıklı gazete makalesinde(*) Papa XVI’ncı Benedict’in İslam ve Rasul ile ilgili ifadelerini tartışmakta ve bu düzeysiz sözleri kendi fikriyatınca haklı bir biçimde eleştirmektedir. Yazısında Papa’nın İslam’ı akılla irtibatlandırmamasını tenkid ederek ve Nietzsche’nin “İslam olmasaydı Aydınlanma olmazdı” ifadesinden hareketle Aydınlanma’nın doğrudan bir nedeni olmamakla birlikte Müslümanların bu sözde ilerlemede oynadığı role dikkat çekmektedir. Bunun için de İslam medeniyetinin bilim ve felsefede yakalamış olduğu yüksek ivmeyi çeşitli örneklemelerle anlatmıştır.

Ancak bizce bunları çok ciddi bir noktayı gözardı ederek yapmıştır: bu nokta, şüphesiz bizim yukarıda tutarsızlık olarak nitelediğimiz kendi medeniyetini Batı ile özdeşleştirme ve yani İslam’ı modernizmin yapay değerlerine indirgeme noktasıdır.

Nedir İslam medeniyetini Batı medeniyetiyle özdeşleştirme kaygısı?

Doğrusu bu yaklaşım aslında sadece Türk aydınına mahsus enteresan bir tutarsızlık gösterir; Türk aydını gerek sol skalada olsun gerekse sağ skalada olsun muhafazakarlık anlayışını çok basit ve düzeysiz bir şekilde ele alma hatasında iki yüz yıldır ısrar etmektedir. Muhafazakarlık, geleneksel (tradisyonel) değerlerden uzaklaşmış ve salt ezberci bir bilimsellik kopyası haline dönüşmüştür. Geleneği yorumlama ve mevcut süreçte hayata geçirme olan muhafazakarlık bugün sadece -kelimenin şimdiki manasıyla- dogmacı bir ilkesizliğe dönüşmüş ve dominant fikriyatın içinde tutarsız bir öge konumuna gelmiştir. Hatta şu da söylenebilir ki; bugün Türkiye’de çok partili sisteme geçişten beri muhafazakarlığın, liberal-demokrat anlayışın en güçlü temsil kanadı olması bir tesadüf değildir.

Nitekim Ali Bulaç da medeniyet indirgemesi temelinde Batı’da gelişen rasyonalizmin ve pozitivizmin köklerinde İslam entelektini aramakta ve yıllar önce komünist teorisyen Hikmet Kıvılcımlı’nın “Batı, coğrafi keşifleri Fatih’in İstanbul’u fethine borçludur” tespitindeki aynı perspektif hatasına düşmektedir. Elbette biz medeniyetler arasındaki etkileşimleri –ya da özelde İstanbul’un fethinin coğrafi keşiflere etkisini- yadsımıyoruz ancak bizce bu tür düşüncelerdeki hata; Doğu ve Batı’nın düşünce kökenindeki mutlak ayrımın farkında olunamaması ve çekirdek ile kabuğun karıştırılmasıdır. Bu farkı ise ortaya koyacak en güzel örnek; İslam, Hıristiyanlık, Musevilik gibi İbrahimi dinlerin yanı sıra Taoculuk, Konfüçyüsçülük, Hindu dini, Budacılık, Zerdüştlük gibi “medeniyetler yaratan” dinlerin tamamının Doğu’da ortaya çıkmışlığıdır. Nitekim “ışık hep Doğu’dan yükselmiştir.”

Muhakkak ki Batı medeniyeti de küçümsenemez. Her ne kadar yazar Roma’yı büyük bir medeniyet olarak kabul etmeyip sadece bir hukuk kültürüne indirgemiş olsa da elbette başta Grek ve Roma olmak üzere Avrupa’da ortaya çıkan büyük medeniyetler ve Doğu perspektifli olmasına rağmen Batı kaynaklı olan Kızılderili, İnka ve Mu uygarlıkları bu küçümsemeye engeldir.

Aynı hata elbette Papa’nın kendi yaklaşımında da vardır; gerek İslam, gerek Hıristiyanlık ve gerekse de diğer dinlerin hiçbiri zaten akılla irtibatlandırılamaz. Bu dinin doğasına aykırıdır; çünkü din yapısı gereği aklın bir ürünü olamayacağı gibi akılla da sınırlandırılamayacak ölçüde aşkındır. Onun konusu asla rasyonal analizler ve eğilimler olamaz. Zaten bizim de kendi adımıza Avrupa’da açığa çıkan Aydınlanma felsefesi ve modernizme karşı oluş sebebimizin kökeninde profan aklın yüceltilmesi ve bunun neticesi olarak doğan seküler dünya görüşü sorunu yatmaktadır.

Bir noktada rasyonalizm ve onun felsefi çıkarımı olan pozitivizm ile şekillenmiş mevcut Batı medeniyeti, başlangıçta bilim olmak üzere sosyal, bireysel, felsefi ve ekonomik tüm sahalarda kutsallığı yadsımak suretiyle profan akılcılık temelinde bir sapmaya girmiş ve bugün sözde Aydınlanma dediğimiz perspektifi hayata dayatmıştır. Elbette Hıristiyanlık da bundan nasibini almış ve eski Hıristiyan rahip ve papalarını bile utandıracak bir seviyeye düşmüş olan bugünkü Papalık ve Hıristiyanlık olgusu ortaya çıkmıştır. Bu yönüyle belki de dinler arasında Hıristiyanlık kadar yozlaşmaya açık bir din yoktur; ilk ortaya çıkışını müteakip Roma tarafından İznik Konsulü ile paganlaştırılmış olan Hıristiyanlık sonrasındaysa Avrupa’nın sözümona Aydınlanmasıyla tamamen modernist bir biçime indirgenmiş ve bununla da asli değerini neredeyse tamamen kaybetmiştir.

Esasen Roma’nın siyasi bir oyunla dayattığı paganlaştırma Hristiyanlığın, Musevilik ve İslam gibi “hanfilik”te ısrarcı olamamasının bir sebebi olsa da barındırdığı paganist öğeler yönüyle güçlü bir ezoterizmi de Aydınlanma’ya kadar içinde taşıyabilmiştir. Nitekim özellikle Orta Çağ’da kendini ifade olanaklarını genişletmiş olan Hıristiyan mistisizmi; Thomas Aquinas, Saint Nicolas, Jacob Bohme ve Maister Eckhardt gibi öncüler sayesinde bir ölçüde özüne yönelebilmişse de sonrasında Kilise’nin kutsallıktaki ısrarına yönelik olarak yapılan baskılar neticesinde bugün okullarımızda Hıristiyanlığın yeniden doğuşu gibi sunulan Protestan yöneliş artık bir çözülmeyi de yanında getirmiştir. Protestanlık, içinde barındırdığı profan modernist düşünceler neticesinde gerçek anlamıyla Hıristiyanlığın uluhiyetinin ya da maneviyatının da bitişi oldu ve bunun en tuhaf tarafı ise Kilise’yle olan mücadelesi sonunda aforoz edilen Luther ile bugünkü Papa arasında tam bir düşünce uyumluluğunun iyice ortaya çıkmış olmasıdır. Yani esasen bugün Katolik Hıristiyanlık da protestanlamış ve modern dünya için dinsel bir ifadeye dönüşmüştür.

Maalesef aydınlarımızca görülemeyecek kadar ince olan bu husus İslam dünyasını da kapsamakta olan bir sürecin neticesidir. Bugün bize göre dinde reform yapma gayretindeki İslami protestan ekol ile sözde muhafazakar diye anılan ekoller aynı gerekçelerle İslam’ı modernizme dahil etme adına yozlaştırdıklarının farkında dahi değiller. Ayrıca fundemantalist akımların da modernlerce bu yozlaştırma sürecinde nasıl bir alet olarak kullanıldıkları da aşikardır.

Burada şu hususu da hemen hatırlatalım ki din ve İslam’ın akıl ile ilişkisi hakkında yaptığımız yorumlar dar bir bakışla değerlendirilmemelidir; bizim eleştirirken kullandığımız akıldan kastımız diğer yazılarımızda da belirttiğimiz gibi analizci profan akıldır. Yoksa müdrike ya da entelekt diye andığımız  “profan olmayan akıl”, İslam tarafından her zaman övülmüş ve yüceltilmiştir. “İlk olarak aklı yarattım ve onu sevdim” kudsi hadisinde işaret edilen ve tasavvufta akl-ı evvel diye anılan ilim sıfatıdır ve dünyeviyi de kapsayan uhrevi akıldır. Şeriat da bu nedenle ilk başta akıl sahiplerini mükellef olarak görür.

Ayrıca İslam, bir şeriat olarak yüce olduğu kadar hiçbir aşırı tepkiye gerek duymayacak köklü bir medeniyet tasavvuruna da kaynaklı etmiş ve edebilecek pozisyonuyla da komplekslere mahal vermeyecek bir sistemdir. Yeni bir medeniyet tasavvuru ihtiyacını şiddetle duyduğumuz bugünlerde İslam’ın evrensel bütünleştirici ilkelerini modernizmle bağdaşlaştırmaya çalışmak kadar büyük bir hata olamaz.

Zaten onu kendisiyle özdeş hale getirmek adına sürekli yozlaştırmaya çalışan Batı’ya da çanak tutmanın ve modern eğilimlere kapılmanın ise muhafazakarlık adına yapılıyor olması tutarlı değildir ve olamaz. Üstelik aynı şekilde modernizmin bir aleti haline gelmiş Hıristiyanlık ve onun yüksek temsili Papalık, maalesef geçen yıl Dalai Lama’nın Tibet’te “dinlerin aşkın birliği” adına yaptığı modernizme karşı tradisyonel dayanışma çağrısını duymazdan gelecek kadar körleşmişken XII’nci yüzyılda yazılmış bir eserin dayanaksız iddialarını gündeme taşıyacak kadar çaresiz bir sefaletin göstergesi olmaktan başka bir değer taşımamaktadır.

Bize kalan; maneviyatın yok edilmesi adına dünyayı seküler bir barınağa dönüştürme gayretindeki modern Batı’nın başta profan akıl olmak üzere tüm değerlerini yadsımak ve bize her zaman güçlü bir medeniyet sunma imkanına sahip İslam’ın yeni dünya için bir amaç olduğu kadar yükseliş tasavvurunun da tek aracı olduğunu idrak edebilmektir. Bunun yoluysa İslam’ı modernist-paganist Batı’ya indirgemek değil hayatın tüm alanlarını İslam ile yüceltmektir.

 

Es’Semavi

 

(*): 30.09.2006 Zaman