Make your own free website on Tripod.com

mor'a dogru

rüya ve gerçek

Home
inisiyatik bilgi
bilgi ve vizyon
metafizik
fi'l ilahiyyat: metafizik
kendini bil
hakikat nedir
bilgelik
bireysellik
PERSPEKTiF-METiNLER
tradisyon:1.gelenek üstüne
tradisyon:2.gelenegi anlamak
tradisyon:3.gelenege karsi adet
hermetizm
hermescilik hakkinda
dini SINIRLARI asmak
MODERNiZM
modern bilim ve insanin düsüsü
modernizm ve islam
cagin ruhu
cagdas dunyada kutsal
KOZMiK UYUM UYGULAMALARI
nefisini bilen rabbini bilir...
rüya ve gerçek
kozmik uyum:1.mistisizm
iman ve ibadet
yoga
halidi hikmet
SiSTEMiN SESLENiSi
tanridan Allah'a...
hakikat yolculari
1:mevlana
2:muhyiddin ibn arabi
iSARETLER
isaretler:sayilar alemi
1:ebced hesabi
ezoterik ögretiler
1:ezoterizmi anlamak
guncel:1
KADiM DOGU
1:budizmin dogasi ve ogretileri
kadim dogu:2 hint tradisyonu
1:taoizm
2:yoga
bhagavat-gita
kadim dogu:3 islam tasavvufu
tasavvuf nedir?
tasavvufta varolus mertebeleri...
2:tasavvufi kavramlar a: irsad-mürsid

RÜYA ve GERÇEK

Önceki bölümde Evren'in başlangıcına takaddüm eden iptidâî farksızlık [lâtaayyün] hâline tekabül eden Karmaşa (Kaos) efsânesi hakkında bilgi verdik. Şamanist şekliyle Karmaşa'nın "tasvîri mümkün olmayan bir ucûbe" olarak takdîm edilmesi tuhaf, ilkel ve de kaba görünmektedir. Bununla beraber, sembol olarak ele alındığında bu, büyük bir önemi haizdir; çünkü bunun remzettiği felsefî fikir Varlık realitesinin tam özüne değinmektedir.
Lao-Tzû ve Çuang-Tzû'ya göre Varlığın realitesi Karmaşa'dır (Kaos'dur). Onların ontolojisinin özü de işte burada yatmaktadır. Fakat bu beyân, içinde yaşamakta olduğumuz âlemin (gözlem ve deneye dayanan) bir olgu olarak karmaşa içinde düzensiz olduğu anlamında değildir. Çünkü her günkü gözlemlerimizin de göstermekte olduğu vechile, hislerimizle algıladığımız bu somut âlem Şan Hai Çing'in ucûbe kuşunun yüzüne benzer şekilde özelliksiz ve şekilsiz olmaktan uzaktır. Aksine bu, birbirinden faklı oldukları açıkça farkedilebilen, her birinin kendisine özgü bir "isim" sâhibi olduğu ve her biri kesin bir biçimde târif edilmiş ve belirlenmiş olan pek çok şeyi müşâhede etmekte olduğumuz bir âlemdir. Bu âlemde her şey kendine mahsus bir yere sâhip olup nesneler de kesin bir silsile-i merâtibe [hiyerarşiye] göre sıralanmış bulunmaktadırlar. Biz işte böyle bir âlemde yaşamakta ve bu âlemi de böyle bir sezgiyle kavramaktayız. Taocu filozoflara göre Akl'ımızın hastalığı da işte tam budur. Ama sıradan bir akıl için bu âlemdeki farklılıkları "görmemek" o kadar zor bir şeydir ki! Kısacası, âlem karmaşa içinde (kaotik) değildir.
Çuang-Tzû gibi birinin birinci görevi de bizlere, Varlığın görünürde bu su geçirmez intibaını veren bölmelerini kırıp darmadağın ederek iptidaî Karmaşa'nın derinliğine göz atabileceğimiz bir budak deliği hazırlamak olacaktır. Bu ise, ne tarafından bakılırsa bakılsın, hiç de kolay bir iş değildir. Bu amaçla Çuang-Tzû pekçok farklı yaklaşım denemektedir. Bunların bizler için idrâk edilmesi muhtemelen en kolay olanı, onun "rüyâ" ve "gerçek"i "karmaşalaştırma" [kaosa dönüştürme] denemesidir.
Çuang-Tzû görünürde çok basit bir tasvîrî ve masalvârî anlatım diliyle bizleri birdenbire "rüyâ" ve "gerçek"in birbirinden farkedilebilir olmalarının ortadan kalktığı bir ontolojik düzeye yükseltmektedir. [1]

Aşağıya almış olduğumuz Çuang-Tzû'dan çok meşhur bir pasajdır ve burada bu bilge kişi bizlere, nesnelerin karmaşalaştırılmasının [2] ne demek olduğunun anlık bir idrâkini tattırmayı denemektedir:

“Ben, Çuang Çou (yâni gerçek ismiyle Çuang-Tzû) , günlerden bir gün rüyâmda bir kelebek olduğumu gördüm. Çevrede rahatça ve keyfimce dolaşırken gerçekten de bir kelebek idim. Mutluluk ve neş'e içinde, (asla) Çou olduğumun bilincinde değildim. Birden uyanıverdim. Heyhât ki ben, meğer, Çou imişim! Acaba rüyâsında kelebek olduğunu gören Çou muydu? Yoksa kelebek mi rüyâsında Çou olduğunu gördü? Bunu bilmek için ne yapabilirim ki? Bununla birlikte Çou ile kelebek arasında reddi mümkün olmayan bir fark var. Ben bu durumu nesnelerin Transmütasyon'u (yâni birinden diğerine dönüşmesi) olarak isimlendiriyorum.”

Bu pasajın son yarısı Çuang-Tzû'nun aslî konusuna değinmektedir. Tasvîr ettiği durumda o ve kelebek, kimliklerini kaybederek, birbirlerinden farkedilmez olmaktadırlar. Ama buna rağmen Çuang-Tzû: "Bununla birlikte Çou ile kelebek arasında reddi mümkün olmayan bir fark var" demektedir. Bu ifâde kevnî [yâni olayların, oluşum ve bozulumun zuhur ettiği] âlemin, insanların genellikle "gerçeklik" [realite] dedikleri hâline dikkati çekmektedir. Varlığın bu "gerçek" ve "somut" idrâk düzeyinde ne "insan" "kelebek", ve ne de "kelebek" "insan" olabilir. Birbirlerinden kesinlikle farklı ve fark edilebilir olan bu iki nesne bu farklılıklarını ancak beşer idrâkinin belirli bir düzeyinde kaybedebilir ve farksızlık yâni karmaşa (Kaos) hâline gömülürler. Bu ontolojik duruma Çuang-Tzû "nesnelerin birinden diğerine dönüşmesi" (Transmütasyon) anlamında wu hua [3] adını vermektedir. Wu hua Çuang-Tzû'nun felsefesinin en önemli anahtar-kavram'larından biridir. Şimdi bunun üzerinde ayrıntılarıyla duracağız. Burada aynı kavramın benzer timsallerle açıklandığı bir başka pasajın çevirisini takdîm ediyorum:
“Adamın biri rüyâsında şarap içtiğini görmüş ve sabahleyin uyandığında da ağlayıp feryâd etmiş. Bir başka adam ise rüyâsında ağladığını görmüş ama sabahleyin neş'e içinde avlanmaya çıkmış. İnsan rüyâda iken rüyâ görmekte olduĞunun farkında olmaz; hattâ (bâzen rüyâsında) rüyâsını yorumlamaya bile kalkışır. Gördüğünün bir rüyâ olduğunu ancak uykudan uyandıktan sonra idrâk eder. Benzer şekilde, insan ancak Büyük Uyanış'ı [4] tattığı zaman bütün bunların [5] bir Büyük Rüyâ'dan başka bir şey olmadığını idrâk eder. Ama aptallar hâlâ uyanık olduklarını tahayyül ederler. Miniminnâcık zekâlarının aldatmasıyla kendilerini [6] asîl ile soysuzu birbirinden tefrik edecek kadar zekî sanırlar. Aptallıkları ne kadar da tedâvi kabûl etmez ve ne kadar da derinlere kök salmıştır!”

Aslında ben de siz de bir rüyâyız. Hattâ benim, sizin rüyâ görmekte olduğunuzu anlatmam olgusu bile bizzât bir rüyâdır. Bu kabilden bir beyâna kolaylıkla "tuhaf safsatanın teki" etiketi yapıştırılabilir. (Ama bu, Gerçeği yansıttığı için ne kadar kıymetlidir) ve bunun sırrına nüfûz edebilecek büyük bir bilge de bu Dünyâ'ya ancak on bin yılda bir gelebilir. Aynı fikir şu pasajda da tekrarlanmaktadır:

“Rüyânızda bir kuş olduğunuzu gördüğünüzü varsayalım. (Bu takdirde) gökte uçarsınız. Rüyânızda bir balık olduğunuzu gördüğünüzü varsayalım. (Bu takdirde) havuzun derinliklerinde yüzersiniz. (Siz, bütün bunları rüyâda yaşarken yaşamakta olduğunuz size ait bir "gerçek"tir). Buna dayanarak bir muhakeme yürütürsek, hâlen konuşmakta olduğumuz hâlimizle bizim yâni benim ve sizlerin uyanık ya da rüyâ görmekte olduğumuzdan kimse emîn olamaz .” [8]

Böyle bir görüş Ben ile Sen arasındaki farklılığı yalnızca bir benzeyişe indirgemekte ya da en azından bu farkı şüpheli ve temelsiz kılmaktadır. Her birimiz bunun Ben olduğumuza (ve sonuç olarak da "bundan farklı olanın" Sen ya da O olduğuna) inanırız. Bununla beraber, düşünecek olursak, "Ben" olarak telâkki ettiğim bu "Ben"in gerçekten de benim "Ben"im olduğundan nasıl emîn olabiliriz ki? [9]
Böylece, varlığın en kavî ve en güvenilir özü olan ve Descartes anlamında (kartezyen düşüncede) "her şeyin varlığından şüphe etsem bile kendisinin varlığından asla şüphe edemeyeceğim tek nesne" olan kendi nefsim bile birdenbire gerçekliğini kaybedip rüyâmsı bir şeye dönüşmektedir.
Böylece Çuang-Tzû "tuhaf safsatanın teki" gibi görünen bir süreç aracılığıyla her şeyi bir Büyük Rüyâ'ya dönüştürmektedir. Gerçeğin bu keskin bir biçimde reddi onun felsefesine henüz daha ilk adımı oluşturmaktadır; zîrâ bu felsefenin olumlu (pozitif) bir yanı da vardır. Ama bizim "miniminnâcık zekâmız"ın idrâk etmeyi asla ümid edemeyeceği bu olumlu yanı takdîm etmeden önce Çuang-Tzû bu zekâya ve Akla, bunları dayandıkları zeminden mahrum ederek, öldürücü bir darbe vurmaktadır.
Âlem bir rüyâdır; herhangi başka bir şey gibi sapasağlam olarak addettiğimiz "gerçek" de bir rüyâdır. Diğer hemcinslerine her şeyin bir rüyâ olduğunu anlatan adam da onun bu öğretisini dinleyenler de bir rüyânın parçalarıdır.
Çuang-Tzû'nun bununla telkin etmek istediği acabâ nedir? Onun telkin etmek istediği kelimenin gerçek anlamıyla, Gerçek denilen şeyin Aklın "gerçek" gözüyle bakmakta olduğundan tümüyle farklı bir şey olduğudur. Bunun hakikî mânâsını anlayabilmek için bizim normal bilincimizin kendi kimliğini kaybetmesi gereklidir. Ve "nefsimiz" ile birlikte bunun algıladığı ve bütün nesnelerin de kimliklerini kaybederek hepsinin yukarıda Karmaşa (Kaos) diye adlandırmış olduğumuz bir hâle indirgenmeleri gereklidir. Bu, rüyâ ile gerçeğin ya da insan ile kelebeğin aralarındaki temel farklılığı kaybettikleri, hattâ bizzât bu kabil farklılıkların anlamının da kaybolduğu bir ontolojik düzeydir. Sübjektif açıdan bakıldığında bu, hiçbir şeyin artık "kendisi" olarak kalmadığı ve herhangi bir şeyin herhangi bir başka şey olabildiği, normal beşerî bilincin çok üstünde yer alan bir bilinç hâlidir. Bu, alışılagelmiş bütün sınırlamalarından kurtulmuş olan bütün varlıkların birbirlerine özgürce dönüşebildikleri yepyeni bir Varlık düzenidir. İşte bunun içindir ki Çuang-Tzû buna "nesnelerin birinden di_erine dönü_mesi" (Transmütasyon) demektedir.
Çuang-Tzû'nun kavradığı gibi Transmütasyon (nesnelerin birinden diğerine dönüşmesi) iki farklı referans açısından anlaşılmalıdır. Öte yandan bu bütün nesnelerin biribirlerine "dönüşebilir" oldukları metafizik bir hâle işâret etmektedir, öyle ki sonunda bütün bu nesneler mutlak bir Birlik içine batmış hâle gelmektedirler. Bu anlamda, "nesnelerin birinden diğerine dönüşmesi" zamanı da aşan bir süreçtir; bu, nesnelerin tâbî oldukları zaman-ötesi bir düzendir. Büyük Uyanış'ı tatmış olan bir kimsenin gözünde her şey Bir'den (Vâhid'den) başka bir şey değildir; her şey Gerçeğin (Hakîkatın, Hakk'ın) bizzât kendisidir. Ama aynı zamanda da bu tek Gerçek onun gözüne "aslî" olarak birbirlerinden farklı olan sonsuz çeşitli nesnelerin kaleydoskopvârî bir görünüşünü de ifşâ etmektedir. Ve Varlık âlemi de bu açıdan kesretle köpürmekte olan bir görünüş arz eder. Varlığın bu iki vechesi birbiriyle, bu nesnelerin Mutlak Bir'in (Vâhid-i Mutlak'ın) sonsuz sayıdaki kevnî sûretleri olduklarını idrâk ederek bağdaştırılmalıdır. Bu türlü idrâk edilen "Varlığın Tekliği" (Vahdeti Vücûd) Lao-Tzû ve Çuang-Tzû'nun felsefesinin özünü teşkil eder.
Öte yandan aynı Transmütasyon'un sanki zamana bağlı bir süreçmiş gibi anlaşılması da mümkündür. Çuang-Tzû'nun anlayışı da böyledir. a gibi bir nesne bir zaman süresince a olarak kaldıktan sonra vakt-i saati gelince [10] artık a olmaktan çıkar ve b gibi bir başka nesneye dönüşmüş olur. Bir önceki paragrafta sözü edilmiş olan zaman-öteliği açısından a ile b metafizik olarak [yâni fizik-ötesi kapsamında, bâtında] bir ve aynı nesnedirler. Bunların aralarındaki fark yalnızca bir [kevnî] görüntü farkıdır. Bu bakımdan a'nın a olmasının sona ermesinden önce bile (yâni başlangıçtan beri) a zâten b'dir ve b de a'dır. a mâdem ki a olmak hasebiyle zâten b'dir, o hâlde a'nın b durumuna geçmesi diye bir mesele de yoktur.
İkinci bakış açısından ise a, a'dır ve başka bir şey de değildir. Ve bu a zamana bağlı bir süreç içinde b gibi farklı bir nesne olmakta, a böylece b'ye dönüşmektedir. Fakat burada da gene dönüp dolaşıp aynı fizik-ötesi Vahdet'e girmekteyiz. Zîrâ, a'nın dönüşerek b oluşu a'yı gerisin geriye bizzât kendi kökeni ve kaynağına havâle etmektedir. b'ye dönüşüp de b olması fiiliyle a yalnızca farklı bir sûret altında gene kendisi olduğundan, söz konusu sürecin tümü ontolojik bir [tecellîler] çember[i] oluşturmaktadır.
"Hayat" ve "Ölüm" kavramlarına uygulandığında böyle bir fikir doğal olarak çok özel bir Hayat Felsefesi'ne, beşerin var oluşunun temelde iyimser olan bir tasavvuruna yol açmaktadır. Bu, Hayat ile Ölüm arasındaki kesin farkı silip tümüyle ortadan kaldırdığı için "iyimser"dir. Bu açıdan bakıldığında Ölüm meselesi yalnızca [aslında mevcûd olmayan] sahte bir meseleye dönüşmektedir.
Bu her ne kadar Gerçeği görmüş olanların bakış açısından sahte [yâni gerçek olmayan fakat gerçekmiş gibi görünen] bir mesele ise de, Çuang-Tzû bu konuya sık sık temas etmekte ve düşüncesini bunun etrâfında geliştirmektedir. Gerçekten de bu, onun en gözde konularından biridir. Bunun böyle olmasının sebebi onun bilfiil bir mesele ya da [düpedüz aslî] mesele olmasıdır. Özellikle ölüm avâm için en çok huzursuzluk veren mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayatının her ânında bir kimsenin yok oluşunun dehşetiyle karşı karşıya kalma sıkıntısının üstesinden gelmesi onun "Gerçek İnsan" safhasında olduğunun işâretidir. Ayrıca, bunun bu kadar hayatî bir mesele olması hasebiyle bunun çözümününde Transmütasyon kavramının delâlet ettiği anlam bakımından, aklı tatmîn etmekte olduğu mukakkaktır. Diğer taraftan, herhangi başka bir şeyin de tıpatıp Hayat ve Ölüm gibi aynı ontolojik durumda bulunduğu â_şikârdır.
Şimdi Çuang-Tzû'nun her şeyi rüyâmsı bir varlık konumuna indirgediği noktaya geri dönüyoruz. Varlık âleminde hiçbir şey muhkem bir biçimde kendi kendine var değildir. Iskolâstik terminoloji çerçevesinde bu hâli, benzeyiş ve görünüş dışında hiçbir şeyin değişmez bir mâhiyeti ya da özü olmadığını ifâde ederek tasvîr edebilirdik. Ve nesnelerin bu [akan bir[ sıvı [gibi her ân değişmekte olduğu] hâlleri göz önünde tutulduğunda, herhangi bir şeyin kimliğinden emîn olmamız artık mümkün olmaz. a'nın gerçekten de a olup olmadığını dahi bilemeyiz.
Ve bu aslî rüyâmsı belirsizlik doğal olarak Hayat ve Ölüm için de geçerlidir. Eğer Hayat ve Ölüm kelimelerininin yerine a ve b koyacak ve durumu tümüyle yukarıda verilmiş olan a-b kalıbı cinsinden temsil edecek olursak, bu beyânın kavramsal yapısı kolaylıkla ortaya çıkacaktır.
Lu eyâletindeki bir "Gerçek İnsan"dan söz ederken Çuang-Tzû şunları söylemektedir:
Onun niçin yaşamakta olduğunu bilmeye hiçbir merâkı yoktur. Niçin öleceğini bilmeye de merâkı yoktur. Neyin daha önce, neyin daha sonra vuku bulduğunu bile bilmez (yâni aralarındaki farkın karanlık ve anlamsız olması dolayısıyla, Hayat ve Ölüm onun zihninde birbirinden farksızdır). Transmütasyon'un doğal seyrini izleyerek o bir şey olmuş bulunmaktadır; şimdi de sâdece başka bir Transmütasyon beklemektedir.

Ayrıca, eğer bir kimse Transmütasyona uğramaktaysa (gerçekte) değişmekte olmadığından nasıl emîn olabilir ki? Yok, eğer Transmütasyona uğramamışsa (bu sefer de gerçekte) değişmemiş olduğundan nasıl emîn olabilir? [11] Ölüm problemiyle ve "Gerçek İnsan"ın buna karşı takındığı tavır ile ilgili buna benzer bir başka pasajda Çuang-Tzû, Konfüçyüs'e aşağıda verilmekte olan sözleri söyletmektedir. [12] Burada, tabiî, Konfüçyüs'ün târihî Konfüçyüs ile hiçbir ilgisi olmayan hayâlî bir kimse olduğunu ayrıca hatırlatmamıza gerek yoktur. Bununla beraber Konfüçyüs'e böyle bir îkazda bulundurulmasında [târihî bir şahsiyet olan Konfüçyüs'ün düşünce sistemine karşı] ince bir istihzâ gâyesi güdülmüş olduğu da gözden kaçırılmamalıdır. Bunlar (yâni "Gerçek İnsanlar") sınırların (yâni kendi davranışlarının mûtad normlarının) serbestçe ötesine geçenlerdir; hâlbuki benim gibi kimseler ise yalnızca sınırların içinde serbestçe dolaşırlar. "Sınırların ötesi" ve "sınırların içi" birbirlerinden ayrı zıt kutuplardır. Bunlar, Zâtı'yla birleşmiş oldukları Yaratıcı'nın başlangıçtaki Vahdet'inin mülkünden, hayat veren enerjinin [13] Gökler (Semâvât) ve Yer diye bölünmesinden önce, tad alanlardır. Bunların idrâkinde Hayat (ya da Doğum) yalnızca bir ur ya da siğil misâli zuhur eden bir fazlalıktır; ve Ölüm de bir çıbanın ya da bir tümörün açılıp (cerâhatinin dışarı boşaltması) gibidir. Bu böyle olduğuna göre bunlardan, hiç Hayat ve Ölüm'den hangisinin daha iyi, hangisinin daha kötü olduğu sorusunu merâk etmelerini bekleyebilir miyiz? Bunlar, yalnızca, farklı unsurları ödünç alıp kendi vücûdlarının ortak sûretinde bir araya getirenlerdir. [14] Bundan ötürü de ne karaciğerlerinden ne de safralarından haberleri vardır ve kulaklarıyla gözlerini de bir yana atmışlardır. [15] Son'un ve Başlangıc'ın birbirilerini sonsuz kere tekrarlayıp duran dalgalarına kendilerini terkedip başlangıç ve bitiş noktalarını bilmedikleri bir dairesel harekete kendilerini kaptırmışlardır.
Çuang-Tzû için Ölüm, Ezelî ve Tek-Olan-Gerçeğin sonsuz çeşitli kevnî sûretlerinin [tecellîlerinin] birinden başka bir şey değildir. Bizim idrâkimiz açısından bu fizik-ötesi Gerçek zaman içinde vuku bulan bir süreç olarak kuvveden fiile çıkmakta ve gelişmektedir. Ama bu kabil zamana bağlı bir biçimde algılansa bile bu süreç gene de bir çemberin üzerinde ezelden ebede kadar dolanan ve hiç kimsenin gerçek başlangıç noktasını ve sonunu bilmediği bir hareketi resmetmektedir. Ölüm bu çemberin üzerinde bir menzilden başka bir şey değildir. Bu olay vuku bulduğu zaman belirli bir kevnî sûret, tümüyle farklı bir kevnî sûret olarak zuhur etmek üzere, çemberin üzerinden silinerek gözden kaybolmaktadır. Tabîat sürekli olarak oluşup bozulmaktadır.
Ama çemberin kendisi yâni Gerçek hiç değişmeden kalmaktadır. Gerçek ile bir olması yönünden "Gerçek İnsan"ın idrâki de asla rahatsız olamamaktadır. Çuang-Tzû'nun naklettiğine göre: [16]
Bir "Gerçek İnsan" hayâtının son günlerinde kendi vücûdunun iğrenç şekilde çirkinleşmiş olduğunu görmüş. Bir kuyunun içine eğilip suda yansıyan sûretine bakarak: "Heyhât! Yaratan beni ne kadar da çarpık ve çirkin kılmış!" demiş. Bunun üzerine bir dostu ona: "Hâlinden şikâyet mi ediyorsun?" diye sormuş. Ölmekte olan "Gerçek İnsan"ın buna şu cevâbı vermiş:
Hayır, niçin şikâyet edeyim ki! Mümkündür ki Transmütasyon sürecinde sol kolum bir horoza dönüşsün. Böylece ben de, ondan sabahın doğuşunu öterek ilân etmek için yararlanırım. Ola ki süreç devâm eder de bu sefer de sağ kolum bir yaya dönüşür. O zaman da onu, kızartıp da yemek üzere bir kuğu vurmak için kullanırım. Olabilir ki bu süreç kalçalarımı araba tekerleklerine ve rûhumu da bir ata dönüştürür. Bu takdirde de bunları araba niyetine kullanırım. Artık ikinci bir ata da ihtiyâcım kalmaz. Ne elde edersek edelim (yâni bu Dünyâ'ya nasıl bir sûretle gelirsek gelelim) bu, zamanın gelmesine bağlıdır. Ne kaybedersek kaybedelim (yâni ölüm) bu da sıranın gelmesine bağlıdır. Biz "zaman"dan memnûn olmak ve "sıramızı" da kabûl etmek zorundayız. Böylece içimize ne hüzün ve ne de neş'e karışır.

Eskilerin nezdinde bu kabil bir tutuma "kayıtlardan âzâde olmak" denilmektedir. Eğer insan kendisini kayıtlardan âzâde kılamıyorsa bu, nesnelerin onu sıkısıkıya bağlamış olmasından ötürüdür.
Başka bir "Gerçek İnsan"ı son anlarında dostlarından bir başka "Gerçek İnsan" ziyâret etmiş. Çuang-Tzû'nun naklettiği şekliyle, bunlar arasında geçen konuşma ilgi çekicidir. Misâfir ölüm yatağı etrâfında ağlayıp feryâd-u figan eden eş ve çocukları görünce onlara: "Susun! Çekilin! Hastayı Transmütasyon sürecinden geçerken rahatsız etmeyin!" demiş. Sonra da ölüm döşeğindekine dönerek demiş ki:
Yaratan ne yücedir! Şimdi acabâ senden ne yapacak? Seni nereye yollayacak? Seni acabâ bir farenin karaciğeri mi yapacak? Yoksa bir böceğin kolu mu? Ölmekte olan adamın buna cevâbı da şöyle olmuş:
(Yaratan'ın beni ne yapacağı hiç önemli değil. Ben bu durumu kabûl eder, emrine de uyarım). Görmüyor musun? Bir oğlan ile onun ebeveyni arasındaki ilişkide oğlan ister doğu, ister batı, ister güney ya da kuzey olsun anası-babası kendisine nereye gitmesini emrederlerse oraya gider. Ama Yin-Yang (yâni kevnî Oluş sürecini kontrol eden Kanûn) ile insan arasındaki ilişki oğlan ile ebeveyni arasındaki ilişkiden çok daha sıkıdır. Şu anda Yin ile Yang beni ölümün eşiğine getirmiş bulunuyorlar. Eğer onlara itaat etmeyi reddedersem bu benim tarafımdan edeb dışı bir tutum olmaz mı?

Burada metale şekil veren büyük bir demirci ustası bulunduğunu varsay! Eğer metal kalkıp da: "Ben ancak Mo Yeh kılıcı [17] gibi bir kılıç olmalıyım, asla başka bir şey değil!" diye ortalığı velveleye vermiş olsaydı herhâlde demirci bu metale pek kötü bir şeymiş gibi bakardı. Aynı şey, kaderi dolayısıyla bir insan sûretine bürünmüş olan bir kimsenin kalkıp da: "Ben yalnızca insan olmak istiyorum; asla başka bir şey değil!" diye ısrâr etmesi için de geçerlidir. Yaratan herhâlde ona çok kötü bir tabîata sâhipmiş gibi bakardı.
Bütün âlemi büyük bir ocak ve Yaratan'ı da bir demirci ustası olarak düşün! Bizler nereye gidersek gidelim, her şey hep yerli yerinde olacaktır. Uykuya da (yâni ölüme de) sükûnetle geçecek ve birdenbire (yeni bir varlık sûreti içinde) uyanmış olacağız.

Çuang-Tzû tarafından anlatıldığı şekliyle "nesnelerin birinden diğerine dönüşmesi" (Transmütasyon) kavramının [Reenkarnasyon'un bir özel hâli olan] "transmigrasyon"u andırmakta olduğu düşünülebilir. Fakat burada bu benzeyiş sâdece yüzeyseldir. Çuang-Tzû nefsin bir vücûddan bir başkasına hicret etmekte olduğunu ifâde etmemektedir. Buradaki düşüncenin özü her bir şeyin, kendisini peşpeşe farklı tecellîlerle izhâr eden Bir ve Tek Olan Gerçeğin [Hakîkatın, Hakk'ın] kevnî bir sûreti olduğudur. Bütün bunlar Varlığın ezelî, zaman-dışı bir düzeyinde vuku bulmaktadır. [İşin gerçeğinde] bütün her şey Zaman ve Mekân'ın ötesinde ezelî ve ebedî olarak Bir'dir.

Toshihiko İzutsu
Türkçesi: Ahmet Yüksel Özemre


Dipnotlar:

[1]: İncelememizin birinci kısmını teşkil eden İbn Arabî'nin "Fusûs"undaki Anahtar-Kavramlar başlıklı kitabımızda, İbn Arabî'nin metafizik âlemine girmek üzere hareket noktası olarak seçmiş olduğumuz "rüyâ" ile "gerçek" arasındaki farkın ortadan kalkmasını anlatan bölümü burada hatırlatmak yerinde olacaktır. Bu bölümde İbn Arabî "sûretler" ve "timsâller"in ontolojik düzeyinden söz etmekteydi. Burada göreceğimiz gibi, Çuang-Tzû ise kendi temel tasavvurunu yorumlayan başka bir kavram takımı kullanmaktadır. Ama bu iki düşünürün tasavvurlarının şaşırtıcı bir biçimde birbirlerine benzedikleri görülmektedir.
[2]: Çuang-Tzû, II, s. 112. Bu Bölüm'ün ismi olan ç'i wu da bu kapsamda oldukça mânâlı olup "nesnelerin denkleştirilmesi" anlamındadır.
[3]: Kelimesi kelimesine: "nesneler-dönüşümü".
[4]: Büyük Uyanış: ta çüeh.
[5]: Yâni "gerçek" denilen bu Dünyâ'da insanın idrâk ettiği ne varsa.
[6]: Yâni hayatın da gerçeğin de rüyâdan başka bir şey olmadığı olgusunu idrâk edemeyenler.
[7]: Çuang-Tzû, IV., s. 275.
[8]: Yâni pekalâ, birisi rüyâsında kendisinin bir adam ya da bir şey olduğunu görebilir ve rüyâsında başka biriyle konuşmakta olduğunu da düşünebilir.
[9]: Çuang-Tzû, IV., s. 275.
[10]: Bu meselenin üzerine, Taoculuğun âlem tasavvurunda belirlilik ve özgürlüğe tahsis edeceğimiz daha sonraki bir bölümde ayrıntılarıyla eğileceğiz.
[11]: Bu ifâdenin anlamı sanırım şöyle bir benzetmeyle açıklanabilir. Olabilir ki (Hayat'tan Ölüm'e) "dönüşmüş olmak" belki de gerçekte "dönüşmüş olmamak"tır (yâni ölmemektir). Benzer şekilde hiç kimse, "dönüşmüş olmamakla" (yâni ölmeyerek hayatta kalmakla) çoktan dönüşmüş bulunduğunu (yâni çoktan ölmüş bulunduğunu) bilmez. Elimizde bulunan en eski yorum olan Kuo Hsiang kitabında bu husus onun tarafından şöyle açıklanmaktadır: "Canlı bir varlığa dönüştükten sonra bir kimse doğumundan önce vuku bulmuş olan olayları nasıl bilebilir? Ve henüz dönüşüme uğramadan yâni henüz ölmeden de ölümünden sonra vuku bulacak olan olayları nasıl bilebilir?". Bunu burada zikretmemin sebebi pek çok kişinin bu pasajın anlaşılmasında Kuo Hsiang'ın yorumunu izlemelerinden ötürüdür. (VI., s. 274).
[12]: VI., s. 267-268.
[13]: Hayat-veren-enerji'den maksat, şamanist kozmogoni ile ilgili son bölümde de görmüş olduğumuz gibi, âlemin yaratılışından önce var olduğu düşünülen evrensel (kozmik) enerjidir. Bu, Semâvât'ın ve Yer'in de Yin ve Yang'ın da henüz daha ayrılmamış olduğu kozmogonik duruma işâret etmektedir. Felsefî açıdan ise: kendisini Kesret olarak izhâr etmesinden önce, fizik-ötesi Bir'in (Vâhid'in) saf Birlik (Vahdâniyet) hâline delâlet etmektedir.
[14]: Bunların görüşlerine göre beşer varlığı, farklı unsurların (yâni: toprak, hava, su ve ateş gibi dört temel unsurun) bir şans eseri vücûd sûretinde terkib edilmesiyle ortaya çıkan geçici bir kevnî sûretten başka bir şey değildir.
[15]: Bunlar fiziksel varlıklarına hiçbir önem atfetmezler.
[16]: Çuang-Tzû, VI., s. 259-260.
[17]: M.Ö. VI. yüzyılda Wu eyâletinde yapılmış olan meşhur bir kılıç.


Bu yazı Toshihiko Izutsu’nun “Taoculukta Anahtar Kavramlar: İbn Arabi İle Lao Tzu ve Çuang Tzu’nun Mukayesesi” (Kaknüs Yayınları) adlı kitabından alınmıştır.