Make your own free website on Tripod.com

mor'a dogru

bireysellik
Home
inisiyatik bilgi
bilgi ve vizyon
metafizik
fi'l ilahiyyat: metafizik
kendini bil
hakikat nedir
bilgelik
bireysellik
PERSPEKTiF-METiNLER
tradisyon:1.gelenek üstüne
tradisyon:2.gelenegi anlamak
tradisyon:3.gelenege karsi adet
hermetizm
hermescilik hakkinda
dini SINIRLARI asmak
MODERNiZM
modern bilim ve insanin düsüsü
modernizm ve islam
cagin ruhu
cagdas dunyada kutsal
KOZMiK UYUM UYGULAMALARI
nefisini bilen rabbini bilir...
rüya ve gerçek
kozmik uyum:1.mistisizm
iman ve ibadet
yoga
halidi hikmet
SiSTEMiN SESLENiSi
tanridan Allah'a...
hakikat yolculari
1:mevlana
2:muhyiddin ibn arabi
iSARETLER
isaretler:sayilar alemi
1:ebced hesabi
ezoterik ögretiler
1:ezoterizmi anlamak
guncel:1
KADiM DOGU
1:budizmin dogasi ve ogretileri
kadim dogu:2 hint tradisyonu
1:taoizm
2:yoga
bhagavat-gita
kadim dogu:3 islam tasavvufu
tasavvuf nedir?
tasavvufta varolus mertebeleri...
2:tasavvufi kavramlar a: irsad-mürsid

corb2877.jpg

BİREYCİLİK

Bizim "bireycilik"ten (individualisme) anladığımız, bireylikten (individualité) üstün her ilkenin inkâr edilmesi ve bu yüzden uygarlığın her alanda tamamen sadece insani öğelere indirgenmesidir. Aslında bu, daha önce de belirttiğimiz gibi,"hümanizm" adı altında, Rönesans çağında belirtilen şeyin aynısıdır; ve az önce yukarıda "lâdinî görüş açısı" dediğimiz şeyi tam olarak belirtir. Kısacası bütün bunlar, çeşitli adlar altında sunulan aynı ve tek bir şeydir. Yine biz, bu "lâdinî" anlayışın, özellikle bütün modern eğilimlerin özetlendiği gelenek karşıtı (antitraditionnel) anlayışla içice olduğunu söylemiştik. Kuşkusuz bu, bu anlayışın tamamen yeni olduğu anlamına gelmez; vaktiyle öteki çağlarda da az ya da çok belirgin ama daima sınırlı ve akla uymayan tezahürleri olmuştu. Ama hiçbir zaman bu tezahürler şu son yüzyıllarda Batıda olduğu gibi bir uygarlığın bütününe yayılmamışlardı. Bir uygarlığın tamamen olumsuz bir şey üzerine, bir ilke yokluğu diyebileceğimiz durum üzerine kurulmuş olması bu zamana kadar hiç görülmemiş bir durumdur. İşte modern dünyaya anormal bir nitelik veren, onu bir çeşit canavar yapan da budur. Yukarıda, daha önce, açıkladıklarımıza göre, modern dünya çevrimsel bir dönemin sonuna tekabül eden bir dönem olarak düşünülürse ancak bu açıklanabilir Öyleyse Batının bugünkü çöküşünün başlıca nedeni, daha önce tanımladığımız gibi, bireyciliktir. İnsanlığın sadece en aşağı güçlerinin, en alttaki imkânlarının gelişmesinde bir çeşit motor görevi gören muharrik güç de buradan ileri gelmektedir. Bu ait güçlerin yayılması insan üstü hiçbir unsurun müdahelesini gerektirmediği gibi, üstelik böyle bir unsurun yokluğunda ancak bütünüyle yayılabilmektedir, çünkü bunlar her tür maneviyatın ve her tür gerçek entellektüalitenin tam tersinde bulunurlar.
Bireycilik her şeyden önce entellektüel sezginin inkârı anlamına gelmektedir, çünkü entellektüel sezgi özü itibariyle birey üstü (supra-individuelle) bir melekedir. Ayrıca bu sezginin öz alanı olan bilgi düzeyinin, yani en gerçek anlamıyla metafiziğin inkârı anlamına gelir. Bu nedenle modern filozofların, böyle metafizik diye adlandırdıkları bir şeyi kabul ettikleri zaman, metafizik adı altında belirttikleri her şeyin kesinlikle gerçek metafizikle hiçbir ortak yanı yoktur: Bunlar sadece aklî/rasyonel uydurmalar ya da hayalî varsayımlardır, dolayısıyla tamamen bireysel düşüncelerdir ve nitekim büyük bir kısmı sadece "fizikî" alanla, yani tabiatla ilgilidir. Bu alanda gerçekten metafizik alana bağlanabilecek herhangi bir soruna rastlansa bile, ele alınış ve inceleniş biçimi onu ancak "sözde-metafiziksel" olmaya indirger ve üstelik gerçek ve geçerli her çözümü imkânsız kılar. Hatta öyle görünüyor ki, ne kadar suni ve ne kadar aldatıcı olursa olsun, filozoflara göre, sorunları çözmekten çok, ortaya "sorunlar" koymak söz konusudur; bu da araştırma için araştırma yapma aşırılığının bir görünümüdür, yani zihinsel alanda olduğu kadar bedensel alanda da boşuna bir yorulmadır. Gene aynı filozoflara göre, isimlerini bir "sistem"e, yani kendilerine iyi yakışan, kendi eserlerinden başka bir şey olmayan çok sınırlı ve çok kısıtlı bir kuramlar bütününe bağlamak söz konusudur. Her ne pahasına olursa olsun, orijinal olma arzusu da buradan gelmektedir, hakikatin bu orijinaliteye feda edilmesi gerekse bile: Bir filozofun üne kavuşması için, yeni bir yanlış uydurması, daha önce başkaları tarafından açıklanan bir hakikati tekrar söylemesinden daha iyidir. Haddizatında öyle olmadıkları halde, kendi aralarında çelişkili pek çok "sistem"i kendisine borçlu olduğumuz bu bireycilik esasen hem modern bilginlerde, hem de modern sanatçılarda görülmektedir; ama bireyciliğin kaçınılmaz sonucu olan entellektüel anarşiyi belki de en net bir şekilde filozoflarda görebilmekteyiz.

Geleneksel bir uygarlıkta, bir insanın, bir düşüncenin mülkiyetini kendine mal etmeye kalkışması nerdeyse akılalmaz bir şeydir; yani her halükârda insan böyle bir şey yaparsa, kendisinin bütün itibarını ve nüfuzunu bununla ortadan kaldırmış olur, çünkü böylece o, düşüncesini hiçbir gerçek düzeyi olmayan bir tür fantazi düzeyine indirgemiş olur: Eğer bir düşünce doğruysa, bu düşünce onu anlayabilen herkese eşit şekilde ait olur; aksine yanlışsa, onu icat etmekle kendi kendine övünmeye gerek yoktur. Doğru bir düşünce "yeni" olamaz, çünkü hakikat insan aklının bir ürünü değildir. Hakikat bizden bağımsız olarak vardır ve biz onu sadece bilmek ve tanımak zorundayız. Bu bilgi dışında ancak yanlış olabilir. Ama, aslında modernler acaba gerçekten hakikat kaygısı çekiyorlar mı ve hatta hakikatin ne olduğunu biliyorlar mı? Burada da sözcükler anlamlarını yitirdiler, çünkü bazıları örneğin çağdaş "pragmatistler" bu "hakikat" kelimesini yanlış olarak entellektüel düzeye tamamen yabancı bir şey anlamında, yani basitçe "pratik yarar" anlamında kullanacak kadar ileri gittiler. Modern sapmanın mantıksal sonucu olarak bu, hakikatin olduğu kadar onu kendisine konu edinen aklın da inkârıdır. Ama daha fazla ileri gitmeyelim ve bu noktada sadece, "büyük adamlar"ın ya da sözde öylelerinin işleviyle ilgili yanılsamaların kaynağının az önce söz konusu edilen bireycilik türü olduğunu belirtelim. "Lâdinî" anlamda kullanılan "deha" gerçekte çok önemsiz bir şeydir ve hiçbir şekilde gerçek bilginin yerini dolduramaz.
Mademki felsefeden söz ettik, en ince ayrıntılara girmeden, yine bireyciliğin bu alandaki bazı sonuçlarına değineceğiz: Bu sonuçların ilki, entellektüel sezginin inkârıyla, aklı her şeyin üzerine koymak ve salt insani ve nisbi melekeyi zekânın en üstün parçası yapmak, hatta tamamen onu ona indirgemek oldu. Gerçek kurucusu Descartes olan "akılcılık"ın/ "rasyonalizm"in esası da budur. Zekânın (intelligence) bu şekilde sınırlandırılışı zaten sadece bir ilk aşamaydı. Uygulamalar, hâlâ belli bir düşünsel niteliğe sahip olabilen bilimlere baskın çıktıkça, bizzat akıl da gittikçe pratik bir işleve indirilmekte gecikmemeliydi. Vaktiyle Descartes da aslında saf bilimden daha çok bu uygulamalarla kafasını yormuştu. Ama hepsi bu kadar da değil: Bireycilik kaçınılmaz olarak peşinden "natüralizm"i sürüklemektedir, çünkü doğanın ötesinde olan her şey, aynı nedenle, bireyin birey olarak ulaşamayacağı şeylerdir; "natüralizm" veya metafiziğin inkârı, ikisi de tek ve aynı şeydir. Entellektüel sezgi inkâr edilir edilmez, artık bir metafiziğin olması mümkün değildir. Ama kimileri, buna rağmen, herhangi bir "sözde-metafizik" kurmakta direnirken, kimileri de bunun imkânsızlığını çok samimice ifade etmektedirler. İster Kant'ın "kritisizm"i olsun, ister Auguste Comte'un "pozitivizm"i olsun, her şekliyle "rölativizm" buradan doğmuştur. Bizzat akıl tamamen nisbî olduğu ve haklı olarak ancak nisbî bir alana uygulanabildiği için "rasyonalizm"in tek mantıksal sonucunun "rölativizm" olması çok doğrudur. Üstelik "rasyonalizm" böylece kendisini yıkmak zorundaydı: "doğa" ve "oluş", yukarıda açıkça belirttiğimiz gibi, gerçekte eşanlamlıdır; kendisiyle tutarlı bir "natüralizm", daha önce sözünü ettiğimiz "oluş felsefeleri" nden biri olabilir ancak ve bunun modern örneği de özellikle "evrimcilik" tir. Ama, sadece değişim ve saf çokluk olan şeye tam olarak uygulanamadığı ve algılanabilen şeylerin belirsiz karmaşıklığını kendi kavramları içine sokamadığı için, aklı eleştirerek, sonuçta "rasyonalizm"e karşı çıkacak olan da kesinlikle bu "evrimcilik"tir. İşte Bergson'un "sezgicilik"i olan "evrimcilik"in bu şeklinin aldığı tavır da budur. Hiç kuşkusuz Bergson'un "sezgicilik"i de "rasyonalizm" kadar bireycidir ve metafizik düşmanıdır. Her ne kadar "rasyonalizm"i yerinde eleştirirse de, tamamen akıl-altı (infra-rationnelle) bir melekeye ve az çok hayal, içgüdü ve duyguyla karışmış ve oldukça kötü tanımlanmış hassas bir sezgiye seslendiği için ondan daha aşağıya düşmüştür. Burada artık "hakikat"in (vérité) söz konusu olmaması, fakat sadece, salt algılanabilen düzeye indirgenmiş ve özü itibariyle yer ve biçim değiştiren ve kararsız bir şey olarak "gerçek"in (réealité) söz konusu olması manidardır. Böyle kuramlarla zekâ, gerçekten en alt düzeyine indirgenmiş, akıl ise, maddeyi sınaî kullanımlar için biçimlendirmeye elverişli olduğu ölçüde kendisini kabul ettirmiştir. Bundan sonra geriye atılacak bir adım kalıyordu: Bu da zekâ ve bilginin toptan inkâr edilmesi ve "fayda"nın "hakikat"in (vérité)yerine geçmesiydi. Bu ise, az önce değindiğimiz "pragmatizm" oldu. Burada "rasyonalizm"le olduğu gibi saf ve basit insanî alanda değiliz; normal her hiyerarşinin hepten altüst oluşunun belirtisi olan "bilinçaltı"na çağrıyla, gerçekten beşerî alanın altında bulunuyoruz. İşte ana hatlarıyla, her bilgiyi kendi ufkunda sınırladığını iddia eden "lâdinî" felsefenin kendi kendine kalınca izlemek zorunda kaldığı ve gerçekten de izlediği seyir budur. Üstün bir bilgi var olduğu sürece, ona benzer hiçbir şey boy gösteremezdi, çünkü felsefe hiç olmazsa bilmediği ve inkâr da edemediği şeye saygılı davranıyordu. Fakat bu üstün bilgi kaybolunca, gerçek durumuna tekabül eden inkârı çok geçmeden bir kuram haline getirildi. İşte bütün modern felsefe buradan çıkmıştır.

Ama modern dünyada tuttuğu yer ne olursa olsun, kendisine aşırı bir önem vermenin uygun olmadığı felsefe üzerinde bu kadar durmak yeterlidir. Bizim görüş açımıza göre felsefe, şu ya da bu dönemin eğilimlerini bulup ortaya koyması bakımından değil de, mümkün olduğu kadar net ve kesin bir şekilde onları açıklaması bakımından oldukça ilginçtir. Bu eğilimleri belli bir noktaya kadar yönettiği söylenebilirse de, bu ancak talî olarak ve iş işten geçtikten sonra olan bir şeydir. Böylece bütün modern felsefenin, kaynağını Descartes'dan aldığı kesinlik kazanmaktadır. Ama eğer Descartes'ın düşünceleri, zaten çağdaşların çoğunun eğilimleri olan daha önceki eğilimlerle uyuşmasaydı, önce kendi çağı, sonra da daha sonraki çağlar üzerinde bıraktığı ve sadece filozofları kapsamakla kalmayan etkisi mümkün olmazdı. Modern düşünce Kartezyanizm'de kendini yeniden bulmuştur; Kartezyanizm içinde, o zamana kadar sahip olduğundan daha net bir şekilde, kendi kendinin şuuruna varmıştır. Ayrıca, hangi alanda olursa olsun, Kartezyanizm'in felsefi bakımdan sahip olduğu kadar açık bir akım, gerçek bir hareket noktası olmaktan daha çok bir sonuçtur. Bu kendiliğinden oluşan bir şey değildir; gizli ve dağınık bir çalışmanın ürünüdür. Eğer Descartes gibi bir adam, çağdaş sapmanın özellikle temsilcisiyse, belli bir görüş açısından onu âdeta canlandırdığı, dirilttiği söylenebilirse de, o bunun ne tek ne de ilk sorumlusudur. Bu sapmanın köklerini bulmak için çok daha uzaklara gitmek gerekir. Aynı şekilde, çoğu kez modern düşüncenin ilk büyük tezahürleri olarak değerlendirilen Rönesans ve Reform da gelenekten kopmaya neden olmaktan daha çok gelenekten kesin olarak kopmayı sağlamışlardır. Bize kalırsa, bu kopukluğun başlangıcı XIV. yüzyıla kadar uzanır; ve modern çağı bir iki yüzyıl geriden değil de, o zamandan başlatmak gerekir.

İşte bu gelenekten kopma konusu üzerinde ısrarla durmamız gerekiyor, çünkü bütün gerçek özelliği, tek bir şeyle, yani geleneksel düşünceye karşıtlıkla özetlenebilecek olan modern dünya buradan doğmuştur. Geleneğin inkârı ise, yine bu bireyciliktir. Üstelik bu, daha önce söylediklerimizle tam bir uyum halindedir. Çünkü açıkladığımız gibi, her geleneksel uygarlığın ilkesinde entellektüel sezgi ve metafiziksel öğreti vardır; ilke inkâr edilir edilmez, onun bütün sonuçları da en azından zımnen inkâr edilir ve böylece gelenek adına gerçekten layık ne varsa tümü bu şekilde yıkılmış olur. Daha önce de bu konuda bilimlerle ilgili neler olduğunu gördük. Yeniden o konuya dönmeyeceğiz, ancak meselenin bir başka yönünü, gelenek karşıtı düşüncenin belirtilerinin belki çok daha net bir şekilde görülebileceği yönü ele alacağız, çünkü burada Batıdaki kitleleri doğrudan doğruya etkileyen değişimler söz konusudur. Gerçekten Ortaçağın "geleneksel bilimler"i az çok sınırlı bir elite nasip olmuştu; hatta bunların arasından bazıları, kelimenin tam anlamıyla bir "batım bir ekol" (ésotérisme) kurdukları için, dışarıya çok kapalı ekollerin tekelini ellerinde bulunduruyorlardı; ama, öte yandan, gelenekte, ayrım gözetilmeksizin herkese ait olan ortak bir yön daha vardı. İşte, şimdi geleneğin bu zahiri kısmından söz etmek istiyoruz. O zamanlar Katolikliğin temsil ettiği Batı geleneği, görünüşte özellikle dinsel biçimli bir gelenekti. Bu yüzden geleneksel düşünceye karşı yapılan isyanı dinsel alanda aramamız gerekecek; bu isyan belirli bir şekil alınca, Protestanlık adını almıştır; ve bunun bireyciliğin bir tezahürü olduğunu anlamak kolaydır; öyle ki dine uygulanışı içinde değerlendirilince, bunun bireyciliğin bir tezahüründen başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz. İşte modern dünyayı bu inkâr oluşturmuştur; tıpkı onu oluşturduğu gibi, Protestanlığı da bu inkâr oluşturmuştur; bizzat bireyciliğin özünü teşkil eden bu inkâr, ilkelerin inkârından başka bir şey değildir; burada da yine, bireyciliğin bir sonucu olan, anarşi ve çözülme durumunun en çarpıcı örneklerinden birini görebilmekteyiz.
Kim bireyciliği kabul ederse, zorunlu olarak bireyden üstün bir otoriteyi bireysel akıldan üstün bir anlama yeteneğini kabul etmeyip reddetmiş olur. Bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Buna göre, modern düşünce kaynağını insan üstü (supra humain) düzeyden alan, kelimenin tam gerçek anlamıyla, her tür manevi otoriteyi ve büründüğü şekli ne olursa olsun -zaten bu şekil uygarlıklara göre değişir- özü itibariyle böyle bir otorite üzerinde temellenen her tür geleneksel teşkilatı dışlamak zorundaydı. Gerçekten de bu böyle olmuştur: Batının dinsel geleneğini yasal bir şekilde yorumlamakta yetkili olan örgüt otoritesi yerine Protestanlık, "özgür araştırma" dediği şeyi, yani herkesin, hatta cahillerin ve yetkisizlerin keyfine bırakılan ve sadece insan aklının deneyi üzerine kurulan yorumu ikame ettiğini ileri sürdü. O halde bu, felsefede "akılcılık"ın ulaşacağı noktanın dinsel alandaki benzeriydi. Böylece bütün tartışmalara, bütün ayrılıklara, bütün sapmalara açık kapı bırakılıyordu. Sonuç olması gerektiği gibi oldu: Her biri sadece birkaç bireyin özel düşüncesini yansıtan daima çoğalan bir yığın mezhep içerisinde dağılış, bölünüş... Bu koşullarda öğreti üzerinde anlaşmak imkânsız olduğu için, öğreti çabucak ikinci plâna atıldı; ilk plâna dinin ikinci yanı, yani ahlâk geçti: Günümüz Protestanlığında çok hissedilen bu "ahlâkçılık"ta yozlaşma buradan ileri gelmektedir. Burada felsefe konusunda belirttiğimiz hususa paralel bir olay ortaya çıktı; öğretisel çözülme, dinin entellektüel öğelerinin kayboluşu, şu kaçınılmaz sonucu peşinden sürüklüyordu: İnsan "akılcılık"tan hareket edince, "duygusalcılık"a düşmek zorundaydı. Bunun en çarpıcı örneklerini Anglo-Sakson ülkelerinde bulabiliyoruz. Öyleyse burada söz konusu olan, alanı daraltılmış ve bozulmuş şekliyle de olsa, din değil, sadece "din duygusu"dur, yani hiçbir gerçek bilgiyle doğruluğu ispatlanmayan, bulanık duygusal özlemlerdir. İnsanın ilâhi olanla irtibata geçmesini sağlayacak vasıtanın "bilinçaltı" olduğunu söyleyecek kadar ileri giden, William James'in "dini tecrübe" kuramı gibi kuramlar bu son aşamaya tekabül eder. Burada dinsel çöküşün son ürünleri, felsefi çöküşün ürünleriyle kaynaşmaktadır: "dini tecrübe" "pragmatizm"e katılmakta ve pragmatizm adına sınırlı bir tanrı fikrinin sonsuz bir tanrı fikrinden daha "avantajlı" olduğu salık verilmektedir. Çünkü onun için, üstün bir insan hakkında duyulan duygulara benzer duygular duyabiliriz; aynı zamanda "bilinçaltı"na yapılan çağrıyla buradan ruh çağırmacılığa ve diğer eserlerde incelemiş olduğumuz, çağımızın karakteristiği olan "sözde-dinler"e ulaşılmaktadır. Öte yandan, Protestan ahlâkı, bütün öğretisel temellerini gittikçe saf dışı ederek sonunda "laik ahlâk" diyebileceğimiz bir ahlâk içinde tamamen yozlaşmıştır. Bu laik ahlâk, her tür dini düşünceye karşı olan hasımları olduğu kadar "liberal Protestanlık"ın bütün kollarının temsilcilerini de kendi taraftarları arasında saymaktadır. Aslında ötekilerinde ve berikilerinde aynı eğilimler ağır basmaktadır, tek fark şu ki ahlâkın kapsamına giren şeylerin mantıksal gelişiminde hepsi aynı derecede ileri gitmemektedirler.

Gerçekten din tamamen geleneğin bir şekli olduğu için, gelenek karşıtı anlayış ancak dine karşı bir anlayış olabilir. İşe dinin özünü değiştirmekle başlar ve yapabilirse, sonunda dini tamamen ortadan kaldırır. Protestanlık bir yandan dini tamamen yumuşatmaya ve "insanileştirme"ye uğraşırken, öte yandan da her şeye rağmen, insan üstü (supra humain), bir öğenin, yani vahyin en azından teoride sürüp gitmesini sağlaması bakımından mantık dışı oluyor; inkârı sonuna kadar götürmeye cüret edemiyor. Ama, bu vahyi, tamamen insani yorumların sonucu olan tartışmalara teslim etmekle de onu gerçekten hiçbir şey olmamaya indirgiyor. Ayrıca kendilerinin "Hıristiyan" olduklarını iddia etmekte direndikleri halde, İsa'nın tanrısallığını bile artık kabul etmeyen insanlar görülünce, bu insanların- belki bunu tahmin bile etmeksizin- gerçek Hıristiyanlığa yakın olmaktan çok tam bir inkâra yakın oldukların söylemek mümkündür; nitekim benzer çelişkiler insanı pek şaşırtmamalıdır, çünkü, nasıl ki Protestanlığın sürekli bölünüşü, daha önce de söylediğimiz gibi, her yerde modern hayatta ve modern bilimlerde bulunan, çokluk içinde dağılmanın pek çok belirtilerinden biriyse, bu çelişkiler de çağımızdaki düzensizlik ve kargaşanın bütün alanlardaki belirtilerinden biridir. Öte yandan Protestanlığın, kendisini canlandıran inkâr düşüncesiyle, sözümona "dinler tarihçileri"nin ellerinde her dine karşı savaş silahı olan bu bozguncu "eleştiri"ye yol açması ve böylece kutsal Kitaplardan başka bir otorite tanımadığını ileri sürdüğü halde, büyük ölçüde aynı otoritenin, yani hâlâ muhafaza ettiği geleneğin asgarisinin de tahribine katkıda bulunması doğaldır. Geleneksel düşünceye karşı başkaldırı bir kez başladı mı, tabii ki yarı yolda kalamazdı.

Buna şöyle bir itiraz yapılabilir: Katolik örgütünden tamamen ayrılmasına rağmen, gene de Protestanlığın Kutsal kitapları kabul etmesiyle, Kutsal kitapların içerdiği geleneksel öğretiyi korumuş olması mümkün olamaz mı? Bu, böyle bir varsayımın tamamen tersi olan "özgür araştırma"nın buyur edilmesidir, çünkü bu bireysel bütün düşünüşlere olanak vermektedir. Zaten öğretinin korunması, düzenli bir geleneksel öğretimi gerektirir. Bu öğretimle geleneğin ilkelerine uygun yorum devam ettirilir. Gerçekten de bu öğretim, Batı dünyasında Katoliklikle özdeşleşmişti. Kuşkusuz başka uygarlıklarda da buna tekabül eden işlevi yerine getirmek için, bundan çok farklı şekillerde teşkilatlar olabilir; ama burada söz konusu olan, özel durumlarıyla birlikte Batı uygarlığıdır. Öyleyse, örneğin Hindistan'da, Papalığa benzer hiçbir kurumun olmayışını ileri süremeyiz. Burada durum çok farklıdır: Önce Hindistan'daki durumun, kelimenin Batıdaki anlamıyla, dinsel biçimli bir gelenekle ilgisi yoktur; dolayısıyla geleneğin korunduğu ve aktarıldığı araçlar da aynı olmayabilir; sonra da Hint düşüncesi Avrupa düşüncesinden tamamen farklı olduğundan, Hindistan'da gelenek kendi kendine bir güce sahip olabilir. Avrupa'da gelenek, dış yapısında çok daha belirgin bir kuruluş desteği olmadan bu güce sahip olamaz. Hıristiyanlığın başından beri Batı geleneğinin zorunlu olarak dinsel bir kisveye bürünmek zorunda olduğunu daha önce söylemiştik. Oldukça karmaşık değerlendirmelere başvurmadan bütünüyle anlaşılmayacak olan, bütün sebepleri burada tek tek açıklamak çok uzun yer tutar. Ama göz önünde bulundurmayı red-dedemediğimiz bir olgu var ve bu yüzden benzeri bir geleneksel biçime uygun olan kuruluşla ilgili olarak ondan çıkacak tüm sonuçları da kabul etmek gerekir.

Öte yandan yukarıda da belirttiğimiz gibi, her şeye rağmen, Batıda geleneksel düşünceye ait hâlâ sürüp giden ne varsa sadece Katoliklikte bulunduğu kesindir. En azından bu noktada, modern düşüncenin her tür zararından korunmuş olarak, geleneğin tam bir muhafazasından söz edilebileceği anlamına gelmez mi bu? Ne yazık ki durum hiç de öyle gibi gözükmüyor; ya da daha açıkça konuşacak olursak, her ne kadar geleneğin özü bozulmamış bir halde kalmışsa da, ki büyük ölçüde böyledir, geleneğin derin anlamının çok az sayıdaki bir elit tarafından bile gerçekten anlaşılmış olduğu çok şüphelidir; böyle bir elitin varlığı ya bir eylemle ya da daha çok bir etkiyle kendini gösterirdi; oysaki hiçbir yerde onun izine rastlamıyoruz. Öyleyse, büyük bir olasılıkla ancak gizli diyebileceğimiz bir durumda bulunan ve bugün hiç kimse için anlaşılır olmasa bile, anlayacak güçte olanlara geleneğin anlamını yeniden anlamalarına her zaman imkân veren bir muhafaza söz konusudur. Nitekim dini alan dışında, Batı dünyasının şurasında burasında dağınık durumda bulunan eski geleneksel öğretilerden sürüp gelen ve ne oldukları bilinmeden korunan pek çok işaret ve simgeler vardır. Benzeri durumlarda bir tür uykuya dalmış olanları uyandırmak, kaybolmuş anlayışları yeniden canlandırmak için, tamamen diri olan geleneksel düşünceyle temasa geçmek gereklidir. Yine şunu bir kez söyleyelim ki eğer batı kendi öz geleneğinin bilincine yeniden varmak istiyorsa, doğunun yardımına özellikle burada muhtaç olacaktır.

Az önce söylediklerimiz tamamen Katolikliğin, kendi ilkesi gereği, kendi içinde sürekli ve değişmez bir biçimde taşıdığı imkânlarla ilgilidir. Öyleyse burada, modern düşüncenin etkisi az ya da çok uzun bir dönem boyunca, bazı şeylerin gerçekten anlaşılmasını ister istemez engellemekle yetinmektedir. Buna karşılık Katolikliğin bugünkü durumundan söz ederken, eğer bununla bizzat katoliklerin büyük çoğunluğunca anlaşılan biçimi anlatılmak istenseydi, -bu ifade özü itibariyle gerçekte olumsuz olan bir şey yerine kullanılabilirse-modern düşüncenin daha olumlu bir eylemini saptamak zorunda kalacaktık. Bu konuda düşündüklerimiz, kendisine açıkça "modernizm" adı verilen ve Protestan düşüncesinin bizzat katolik Kilisesi içine sızma girişiminden başka bir şey olmayan bir hareket gibi, neyse ki başarısızlıkla sonuçlanmıştır, sadece çok net olarak belirtilmiş hareketler değildir. Bu, özellikle çok daha genel, çok daha yaygın, ve çok daha zor kavranabilen, dolayısıyla da çok daha tehlikeli bir ruh halidir; çünkü etkilenenler çoğu kez kesinlikle bunun bilincinde değillerdir. İnsan kendisini içtenlikle "dindar" sanabilir ve aslında hiç de öyle olmayabilir; ya da gerçek geleneksel düşünce konusunda en küçük bir bilgiye sahip olmadığı halde, kendisinin "gelenekçi" olduğunu söyleyebilir; bu da yine çağımızın zihinsel düzensizliğinin belirtilerinden biridir. Belirttiğimiz.ruh hali, her şeyden önce, eğer ifade yerindeyse, dini "küçültüp önemsiz gibi göstermek"ten, onu kıyıya atılmış bir şey haline getirmekten, ona çok sınırlı ve mümkün olduğu kadar dar bir yer vermekle yetinmekten, onu hayatın diğer geri kalan kısmı üzerinde hiçbir gerçek etkisi olmayan ve bir tür su geçirmez bir bölmeyle hayattan soyutlanan bir şey haline getirmekten ibarettir. Bugün günlük hayatta, en "dinsiz" çağdaşlarının düşünme ve yaşama tarzlarından açıkça farklı düşünüp farklı yaşayan ne kadar Katolik vardır? Bu da aşağı yukarı öğreti konusunda tam bir bilgisizlik ve hatta öğretiyle ilgili ne varsa onlara karşı tam bir ilgisizliktir. Çoklarına göre din, bir "görenek" demesek de basit olarak bir "uygulama" ve alışkanlık işidir. Onlar dinle ilgili ne olursa olsun, onu anlamaya çalışmaktan özenle kaçınırlar ve hatta bazıları dini anlamanın yararsız olduğunu veya belki de dinde anlaşılacak bir şey olmadığını düşünürler. Zaten din gerçekten anlaşılsaydı, insan uğraşları arasında ona bu kadar düşük ve önemsiz bir yer verir miydi? O halde öğreti, gerçekte unutulmuş veya hemen hemen hiçe indirgenmiştir; bu da özellikle Protestan anlayışını andırmaktadır, çünkü her tür entellektüaliteye zıt olan aynı modern eğilimlerin bir sonucudur. İşin en kötü yanı da, genel olarak verilen öğretimin, bu ruh haline karşı çıkacağı yerde, aksine kendisini ona iyice uydururarak ona yardımcı olmasıdır: Sürekli ahlâktan söz edilmekte, anlaşılmayacağı bahanesiyle öğretiden hemen hemen hiç söz edilmemektedir. Şimdilerde din, artık "ahlâkçılık"tan başka bir şey değildir ya da en azından öyle gözüküyor ki hiç kimse dinin gerçekten ne olduğunu bilmek istemiyor; oysaki din apayrı bir şeydir. Bununla birlikte, her ne kadar bazen gene de öğretiden söz ederlerse de bunu, kendi "lâdinî" alanlarında öğretiyi düşmanlarla tartışarak çoğunlukla onu alçaltmak için yaparlar. Bunun sonu da, kaçınılmaz olarak kendilerine çok haksız imtiyazlar vermeye varır. İşte böylece modern "eleştiri"nin sözümona sonuçlarını az ya da geniş bir ölçüde göz önünde bulundurmak zorunda olduklarına özellikle inanırlar, oysaki bir başka görüş açısından bakınca, onların bomboş olduğunu göstermekten daha kolay bir şey yoktur. Bu koşullarda, gerçek geleneksel düşünceden geriye ne kalır ki?

Bireyciliğin dinsel alandaki belirtilerini incelerken ulaştığımız bu nokta, yani biraz konunun dışına çıkma, bize yararsız gözükmüyor, çünkü bu ifadeler kötülüğün, bu açıdan ilk bakışta sanıldığından daha ciddi ve daha yaygın olduğunu göstermektedir. Öte yandan, bu ifadeler bizi ele aldığımız sorundan hiç de o denli uzaklaştırmamaktadır, hatta yaptığımız son tespit ve uyan doğrudan o sorunla ilgilidir. Çünkü tartışma düşüncesini her yere sokan da yine bu bireyciliktir. Kendi tabiatları gereği, tartışılamayacak şeylerin de bulunduğunu çağdaşlarımıza anlatmak oldukça güçtür. Modern insan kendisini hakikat seviyesine yükseltmeye çalışacağı yerde, hakikati kendi seviyesine indirmek istemektedir. Kendilerine "geleneksel bilimler"den veya saf metafizikten söz edildiği zaman, sadece "lâdinî bilim"in ve "felsefe"nin söz konusu olduğunu düşünen bu kadar çok insanın bulunması kuşkusuz bu nedenledir. Kişisel kanılar alanında her zaman tartışma olabilir, çünkü insan aklî düzeyi aşamaz ve çünkü insan hiçbir üstün ilkeye başvurmayınca, bir konuyu "leh"de ve "aleyh"de savunmak için az ya da çok geçerli kanıtları kolayca bulabilir. Çoğu durumlarda, hiçbir çözüme ulaşmaksızın sürekli olarak tartışmayı sürdürebilir insan. İşte bu yüzden hemen hemen bütün modern felsefe, iki anlama gelebilen ifadelerden ve çok kötü bir şekilde ortaya konulan meselelerden oluşmuştur. Genellikle sanıldığı gibi, tartışma sorunlara açıklık getirmesi bir yana, çoğu kez sorunları değiştirip başka yöne kaydırmakta ve onları daha da anlaşılmaz kılmaktadır. Bunun da en olağan sonucu, herkesin hasmını ikna etmeye çalışarak, kendi kanaatına eskisinden daha çok bağlanması ve eskisinden daha fazla tekelci bir tarzda onda ısrar etmesidir. Aslında bütün bunlarda, hakikat bilgisine ulaşmak söz konusu değildir. Fakat her şeye rağmen, haklı olmak ya da başkalarını buna inandırmasa da en azından kendisini haklı olduğuna inandırmak söz konusudur. Nitekim bu üzücü bir durumdur, çünkü Batı düşüncesinin en belirgin öğelerinden biri olan "kendi dinini yayma" ihtiyacı işe karışıyor daima. Bazen kelimenin en bayağı ve kötü anlamıyla bireycilik daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır: Böylece bir insanın eserini, o insanın özel yaşamı hakkında bildikleriyle yargılamak isteyen insanları her an görmüyor muyuz? Sanki bu iki şey arasında herhangi bir bağıntı kurulabilirmiş gibi. Bu arada belirtelim ki, ayrıntı merakına bağlı olarak, "büyük insanlar"ın yaşamlarındaki en küçük özel durumlara verilen önem, gösterilen ilgi ve onların yaptıkları her şeyi bir çeşit "psiko-fizyolojik" tahlille açıklama kuruntusuna kapılma aynı eğilimden doğmaktadır; bütün bunlar, çağdaş zihniyetin gerçekten ne olduğunu anlamak isteyen için oldukça anlamlıdır.

Ama biz bir an için, tartışmanın gereksiz olduğu alanlara tartışma alışkanlığının sokulması konusu üzerinde biraz duralım ve açıkça şunu söyleyelim: "savunucu" (apologétique) tutum kendi içinde son derece zayıf bir tutumdur, çünkü kelimenin hukuki anlamıyla, salt "savunmacı"dır (défensive). Bunun anlamı, bir avukatın savunma söylevi demek olan ve İngilizce gibi bir dilde bugün "excuse", "özür" anlamını alan "savunma" (apologie) kelimesinden türeyen bir terimle belirtilmiş olması da boşuna değildir. O halde "dini savunma biçimi"ne (l'apologétique) verilen üstün önem, dinsel düşüncenin gerilemesinin tartışılmaz bir belirtisidir. Bu zayıflık, az önce dediğimiz gibi, "dini savunma biçimi", metot ve görüş açısı bakımından tamamen "lâdinî" tartışmalara dönüşünce, daha da belirginleşir. Bu metotla ve bu görüş açısıyla din, felsefi ve bilimsel ya da sözde bilimsel olan en olumsal (contingent) ve en varsayımsal (hypothétique) kuramlarla aynı plâna konulmaktadır ve "uzlaştırıcı" görünmek için, her dini sadece ortadan kaldırmak amacıyla icat edilen kavramlar bir ölçüye kadar kabul bile edilmektedir. Böyle davrananlar, kendilerinin az ya da çok yetkili temsilcileri olduğunu sandıkları öğretinin gerçek özelliğinden son derece habersiz olduklarının kanıtını gene kendileri göstermektedir. Geleneksel bir öğreti adına konuşmakta yetkili olanlar, "lâdinî" çevrelerle ne tartışırlar ne de onlarla bir "polemiğe" girerler. Onların görevi, anlayabilenler için, öğretiyi olduğu gibi anlatmak ve aynı zamanda, nerede olursa olsun, hatayı bulup bildirmek ve gerçek bilginin ışıklarını üzerine çevirerek hatayı olduğu gibi göstermektir. Onların işlevi bir kavgaya girişip, orada öğretiyi tehlikeye düşürmek değil, tersine kesin olarak bildirmek zorunda oldukları ilkelere gerçekten sahiplerse, taşıma hakkına sahip oldukları düşünceyi taşımaktır. Kavga alanı eylem alanıdır, yani bireysel ve geçici alandır. "Haraketsiz hareket ettirici güç", hareket haline geçmeksizin hareketi üretir ve yönetir. Bilgi, eylemin değişimlerine katılmaksızın, eylemi aydınlatır; manevi olan maddi olana kılavuzluk eder. Böylece her şey, kendi düzeyinde, evrensel hiyerarşide, kendisine ait olan sırada kalır; ama modern dünyada, hâlâ gerçek bir hiyerarşi kavramı nerede bulunabilir ki? Artık hiçbir şey ve hiçbir kimse normal olarak olması gereken yerde değildir; insanlar artık manevi alanda hiçbir gerçek yetki, maddi alanda ise hiçbir yasal güç tanımıyorlar, "lâdinî" çevreler rahat rahat, kutsal şeyleri tartışmakta, onların niteliğine hatta varoluşuna bile itiraz etmektedirler. Bu, astın üstü yargılaması, bilgisizliğin bilgelik önüne engeller koyması, yanlışın hakikate üstün gelmesi, beşerî olanın ilâhi olanın yerini alması, yerin göğü yenmesi, bireyin kendisini her şeyin ölçüsü yapması ve tamamen kendi nisbî ve yanılabilir aklından çıkardığı yasaları evrene zorla benimsetmeye kalkışmasıdır. "Vay halinize sizin, kör kılavuzlar!" denilmekte İncil'de; bugün gerçekten her yerde, sadece başka körleri yöneten ve eğer zamanında durdurulmazlarsa kaçınılmaz olarak onları da kendileriyle birlikte helak olacakları duruma doğru götüren körleri görmekteyiz!

René Guénon

Çeviren
Mahmut Kanık

 

 


 

Yukarıdaki yazı René Guénon : "Modern Dünyanın Bunalımı" Verka Yayınları, İst.1999. s.90-107'den alınmıştır