BİREYCİLİK
Bizim "bireycilik"ten (individualisme) anladığımız,
bireylikten (individualité) üstün her ilkenin inkâr edilmesi ve bu yüzden uygarlığın her alanda tamamen sadece
insani öğelere indirgenmesidir. Aslında bu, daha önce de belirttiğimiz gibi,"hümanizm" adı altında,
Rönesans çağında belirtilen şeyin aynısıdır; ve az önce yukarıda "lâdinî görüş açısı"
dediğimiz şeyi tam olarak belirtir. Kısacası bütün bunlar, çeşitli adlar altında sunulan aynı
ve tek bir şeydir. Yine biz, bu "lâdinî" anlayışın, özellikle bütün modern eğilimlerin özetlendiği
gelenek karşıtı (antitraditionnel) anlayışla içice olduğunu söylemiştik. Kuşkusuz
bu, bu anlayışın tamamen yeni olduğu anlamına gelmez; vaktiyle öteki çağlarda da az ya da çok
belirgin ama daima sınırlı ve akla uymayan tezahürleri olmuştu. Ama hiçbir zaman bu tezahürler şu
son yüzyıllarda Batıda olduğu gibi bir uygarlığın bütününe yayılmamışlardı.
Bir uygarlığın tamamen olumsuz bir şey üzerine, bir ilke yokluğu diyebileceğimiz durum üzerine
kurulmuş olması bu zamana kadar hiç görülmemiş bir durumdur. İşte modern dünyaya anormal bir nitelik
veren, onu bir çeşit canavar yapan da budur. Yukarıda, daha önce, açıkladıklarımıza göre, modern
dünya çevrimsel bir dönemin sonuna tekabül eden bir dönem olarak düşünülürse ancak bu açıklanabilir Öyleyse Batının
bugünkü çöküşünün başlıca nedeni, daha önce tanımladığımız gibi, bireyciliktir. İnsanlığın
sadece en aşağı güçlerinin, en alttaki imkânlarının gelişmesinde bir çeşit motor görevi
gören muharrik güç de buradan ileri gelmektedir. Bu ait güçlerin yayılması insan üstü hiçbir unsurun müdahelesini
gerektirmediği gibi, üstelik böyle bir unsurun yokluğunda ancak bütünüyle yayılabilmektedir, çünkü bunlar her
tür maneviyatın ve her tür gerçek entellektüalitenin tam tersinde bulunurlar. Bireycilik her şeyden önce entellektüel
sezginin inkârı anlamına gelmektedir, çünkü entellektüel sezgi özü itibariyle birey üstü (supra-individuelle) bir
melekedir. Ayrıca bu sezginin öz alanı olan bilgi düzeyinin, yani en gerçek anlamıyla metafiziğin inkârı
anlamına gelir. Bu nedenle modern filozofların, böyle metafizik diye adlandırdıkları bir şeyi
kabul ettikleri zaman, metafizik adı altında belirttikleri her şeyin kesinlikle gerçek metafizikle hiçbir ortak
yanı yoktur: Bunlar sadece aklî/rasyonel uydurmalar ya da hayalî varsayımlardır, dolayısıyla tamamen
bireysel düşüncelerdir ve nitekim büyük bir kısmı sadece "fizikî" alanla, yani tabiatla ilgilidir. Bu alanda
gerçekten metafizik alana bağlanabilecek herhangi bir soruna rastlansa bile, ele alınış ve inceleniş
biçimi onu ancak "sözde-metafiziksel" olmaya indirger ve üstelik gerçek ve geçerli her çözümü imkânsız kılar. Hatta
öyle görünüyor ki, ne kadar suni ve ne kadar aldatıcı olursa olsun, filozoflara göre, sorunları çözmekten çok,
ortaya "sorunlar" koymak söz konusudur; bu da araştırma için araştırma yapma aşırılığının
bir görünümüdür, yani zihinsel alanda olduğu kadar bedensel alanda da boşuna bir yorulmadır. Gene aynı
filozoflara göre, isimlerini bir "sistem"e, yani kendilerine iyi yakışan, kendi eserlerinden başka bir şey
olmayan çok sınırlı ve çok kısıtlı bir kuramlar bütününe bağlamak söz konusudur. Her ne
pahasına olursa olsun, orijinal olma arzusu da buradan gelmektedir, hakikatin bu orijinaliteye feda edilmesi gerekse
bile: Bir filozofun üne kavuşması için, yeni bir yanlış uydurması, daha önce başkaları
tarafından açıklanan bir hakikati tekrar söylemesinden daha iyidir. Haddizatında öyle olmadıkları
halde, kendi aralarında çelişkili pek çok "sistem"i kendisine borçlu olduğumuz bu bireycilik esasen hem modern
bilginlerde, hem de modern sanatçılarda görülmektedir; ama bireyciliğin kaçınılmaz sonucu olan entellektüel
anarşiyi belki de en net bir şekilde filozoflarda görebilmekteyiz.
Geleneksel bir uygarlıkta, bir insanın,
bir düşüncenin mülkiyetini kendine mal etmeye kalkışması nerdeyse akılalmaz bir şeydir; yani
her halükârda insan böyle bir şey yaparsa, kendisinin bütün itibarını ve nüfuzunu bununla ortadan kaldırmış
olur, çünkü böylece o, düşüncesini hiçbir gerçek düzeyi olmayan bir tür fantazi düzeyine indirgemiş olur: Eğer
bir düşünce doğruysa, bu düşünce onu anlayabilen herkese eşit şekilde ait olur; aksine yanlışsa,
onu icat etmekle kendi kendine övünmeye gerek yoktur. Doğru bir düşünce "yeni" olamaz, çünkü hakikat insan aklının
bir ürünü değildir. Hakikat bizden bağımsız olarak vardır ve biz onu sadece bilmek ve tanımak
zorundayız. Bu bilgi dışında ancak yanlış olabilir. Ama, aslında modernler acaba gerçekten
hakikat kaygısı çekiyorlar mı ve hatta hakikatin ne olduğunu biliyorlar mı? Burada da sözcükler anlamlarını
yitirdiler, çünkü bazıları örneğin çağdaş "pragmatistler" bu "hakikat" kelimesini yanlış
olarak entellektüel düzeye tamamen yabancı bir şey anlamında, yani basitçe "pratik yarar" anlamında kullanacak
kadar ileri gittiler. Modern sapmanın mantıksal sonucu olarak bu, hakikatin olduğu kadar onu kendisine konu
edinen aklın da inkârıdır. Ama daha fazla ileri gitmeyelim ve bu noktada sadece, "büyük adamlar"ın ya
da sözde öylelerinin işleviyle ilgili yanılsamaların kaynağının az önce söz konusu edilen bireycilik
türü olduğunu belirtelim. "Lâdinî" anlamda kullanılan "deha" gerçekte çok önemsiz bir şeydir ve hiçbir şekilde
gerçek bilginin yerini dolduramaz. Mademki felsefeden söz ettik, en ince ayrıntılara girmeden, yine bireyciliğin
bu alandaki bazı sonuçlarına değineceğiz: Bu sonuçların ilki, entellektüel sezginin inkârıyla,
aklı her şeyin üzerine koymak ve salt insani ve nisbi melekeyi zekânın en üstün parçası yapmak, hatta
tamamen onu ona indirgemek oldu. Gerçek kurucusu Descartes olan "akılcılık"ın/ "rasyonalizm"in esası
da budur. Zekânın (intelligence) bu şekilde sınırlandırılışı zaten sadece bir
ilk aşamaydı. Uygulamalar, hâlâ belli bir düşünsel niteliğe sahip olabilen bilimlere baskın çıktıkça,
bizzat akıl da gittikçe pratik bir işleve indirilmekte gecikmemeliydi. Vaktiyle Descartes da aslında saf bilimden
daha çok bu uygulamalarla kafasını yormuştu. Ama hepsi bu kadar da değil: Bireycilik kaçınılmaz
olarak peşinden "natüralizm"i sürüklemektedir, çünkü doğanın ötesinde olan her şey, aynı nedenle,
bireyin birey olarak ulaşamayacağı şeylerdir; "natüralizm" veya metafiziğin inkârı, ikisi de
tek ve aynı şeydir. Entellektüel sezgi inkâr edilir edilmez, artık bir metafiziğin olması mümkün
değildir. Ama kimileri, buna rağmen, herhangi bir "sözde-metafizik" kurmakta direnirken, kimileri de bunun imkânsızlığını
çok samimice ifade etmektedirler. İster Kant'ın "kritisizm"i olsun, ister Auguste Comte'un "pozitivizm"i olsun,
her şekliyle "rölativizm" buradan doğmuştur. Bizzat akıl tamamen nisbî olduğu ve haklı olarak
ancak nisbî bir alana uygulanabildiği için "rasyonalizm"in tek mantıksal sonucunun "rölativizm" olması çok
doğrudur. Üstelik "rasyonalizm" böylece kendisini yıkmak zorundaydı: "doğa" ve "oluş", yukarıda
açıkça belirttiğimiz gibi, gerçekte eşanlamlıdır; kendisiyle tutarlı bir "natüralizm", daha
önce sözünü ettiğimiz "oluş felsefeleri" nden biri olabilir ancak ve bunun modern örneği de özellikle "evrimcilik"
tir. Ama, sadece değişim ve saf çokluk olan şeye tam olarak uygulanamadığı ve algılanabilen
şeylerin belirsiz karmaşıklığını kendi kavramları içine sokamadığı
için, aklı eleştirerek, sonuçta "rasyonalizm"e karşı çıkacak olan da kesinlikle bu "evrimcilik"tir.
İşte Bergson'un "sezgicilik"i olan "evrimcilik"in bu şeklinin aldığı tavır da budur. Hiç
kuşkusuz Bergson'un "sezgicilik"i de "rasyonalizm" kadar bireycidir ve metafizik düşmanıdır. Her ne kadar
"rasyonalizm"i yerinde eleştirirse de, tamamen akıl-altı (infra-rationnelle) bir melekeye ve az çok hayal,
içgüdü ve duyguyla karışmış ve oldukça kötü tanımlanmış hassas bir sezgiye seslendiği
için ondan daha aşağıya düşmüştür. Burada artık "hakikat"in (vérité) söz konusu olmaması,
fakat sadece, salt algılanabilen düzeye indirgenmiş ve özü itibariyle yer ve biçim değiştiren ve kararsız
bir şey olarak "gerçek"in (réealité) söz konusu olması manidardır. Böyle kuramlarla zekâ, gerçekten en alt
düzeyine indirgenmiş, akıl ise, maddeyi sınaî kullanımlar için biçimlendirmeye elverişli olduğu
ölçüde kendisini kabul ettirmiştir. Bundan sonra geriye atılacak bir adım kalıyordu: Bu da zekâ ve bilginin
toptan inkâr edilmesi ve "fayda"nın "hakikat"in (vérité)yerine geçmesiydi. Bu ise, az önce değindiğimiz "pragmatizm"
oldu. Burada "rasyonalizm"le olduğu gibi saf ve basit insanî alanda değiliz; normal her hiyerarşinin hepten
altüst oluşunun belirtisi olan "bilinçaltı"na çağrıyla, gerçekten beşerî alanın altında
bulunuyoruz. İşte ana hatlarıyla, her bilgiyi kendi ufkunda sınırladığını iddia
eden "lâdinî" felsefenin kendi kendine kalınca izlemek zorunda kaldığı ve gerçekten de izlediği seyir
budur. Üstün bir bilgi var olduğu sürece, ona benzer hiçbir şey boy gösteremezdi, çünkü felsefe hiç olmazsa bilmediği
ve inkâr da edemediği şeye saygılı davranıyordu. Fakat bu üstün bilgi kaybolunca, gerçek durumuna
tekabül eden inkârı çok geçmeden bir kuram haline getirildi. İşte bütün modern felsefe buradan çıkmıştır.
Ama modern dünyada tuttuğu yer ne olursa olsun,
kendisine aşırı bir önem vermenin uygun olmadığı felsefe üzerinde bu kadar durmak yeterlidir.
Bizim görüş açımıza göre felsefe, şu ya da bu dönemin eğilimlerini bulup ortaya koyması bakımından
değil de, mümkün olduğu kadar net ve kesin bir şekilde onları açıklaması bakımından
oldukça ilginçtir. Bu eğilimleri belli bir noktaya kadar yönettiği söylenebilirse de, bu ancak talî olarak ve iş
işten geçtikten sonra olan bir şeydir. Böylece bütün modern felsefenin, kaynağını Descartes'dan aldığı
kesinlik kazanmaktadır. Ama eğer Descartes'ın düşünceleri, zaten çağdaşların çoğunun
eğilimleri olan daha önceki eğilimlerle uyuşmasaydı, önce kendi çağı, sonra da daha sonraki
çağlar üzerinde bıraktığı ve sadece filozofları kapsamakla kalmayan etkisi mümkün olmazdı.
Modern düşünce Kartezyanizm'de kendini yeniden bulmuştur; Kartezyanizm içinde, o zamana kadar sahip olduğundan
daha net bir şekilde, kendi kendinin şuuruna varmıştır. Ayrıca, hangi alanda olursa olsun, Kartezyanizm'in
felsefi bakımdan sahip olduğu kadar açık bir akım, gerçek bir hareket noktası olmaktan daha çok bir
sonuçtur. Bu kendiliğinden oluşan bir şey değildir; gizli ve dağınık bir çalışmanın
ürünüdür. Eğer Descartes gibi bir adam, çağdaş sapmanın özellikle temsilcisiyse, belli bir görüş
açısından onu âdeta canlandırdığı, dirilttiği söylenebilirse de, o bunun ne tek ne de ilk
sorumlusudur. Bu sapmanın köklerini bulmak için çok daha uzaklara gitmek gerekir. Aynı şekilde, çoğu kez
modern düşüncenin ilk büyük tezahürleri olarak değerlendirilen Rönesans ve Reform da gelenekten kopmaya neden olmaktan
daha çok gelenekten kesin olarak kopmayı sağlamışlardır. Bize kalırsa, bu kopukluğun başlangıcı
XIV. yüzyıla kadar uzanır; ve modern çağı bir iki yüzyıl geriden değil de, o zamandan başlatmak
gerekir.
İşte bu gelenekten kopma konusu üzerinde
ısrarla durmamız gerekiyor, çünkü bütün gerçek özelliği, tek bir şeyle, yani geleneksel düşünceye
karşıtlıkla özetlenebilecek olan modern dünya buradan doğmuştur. Geleneğin inkârı ise,
yine bu bireyciliktir. Üstelik bu, daha önce söylediklerimizle tam bir uyum halindedir. Çünkü açıkladığımız
gibi, her geleneksel uygarlığın ilkesinde entellektüel sezgi ve metafiziksel öğreti vardır; ilke
inkâr edilir edilmez, onun bütün sonuçları da en azından zımnen inkâr edilir ve böylece gelenek adına
gerçekten layık ne varsa tümü bu şekilde yıkılmış olur. Daha önce de bu konuda bilimlerle ilgili
neler olduğunu gördük. Yeniden o konuya dönmeyeceğiz, ancak meselenin bir başka yönünü, gelenek karşıtı
düşüncenin belirtilerinin belki çok daha net bir şekilde görülebileceği yönü ele alacağız, çünkü
burada Batıdaki kitleleri doğrudan doğruya etkileyen değişimler söz konusudur. Gerçekten Ortaçağın
"geleneksel bilimler"i az çok sınırlı bir elite nasip olmuştu; hatta bunların arasından bazıları,
kelimenin tam anlamıyla bir "batım bir ekol" (ésotérisme) kurdukları için, dışarıya çok kapalı
ekollerin tekelini ellerinde bulunduruyorlardı; ama, öte yandan, gelenekte, ayrım gözetilmeksizin herkese ait olan
ortak bir yön daha vardı. İşte, şimdi geleneğin bu zahiri kısmından söz etmek istiyoruz.
O zamanlar Katolikliğin temsil ettiği Batı geleneği, görünüşte özellikle dinsel biçimli bir gelenekti.
Bu yüzden geleneksel düşünceye karşı yapılan isyanı dinsel alanda aramamız gerekecek; bu isyan
belirli bir şekil alınca, Protestanlık adını almıştır; ve bunun bireyciliğin
bir tezahürü olduğunu anlamak kolaydır; öyle ki dine uygulanışı içinde değerlendirilince, bunun
bireyciliğin bir tezahüründen başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz. İşte modern
dünyayı bu inkâr oluşturmuştur; tıpkı onu oluşturduğu gibi, Protestanlığı
da bu inkâr oluşturmuştur; bizzat bireyciliğin özünü teşkil eden bu inkâr, ilkelerin inkârından başka
bir şey değildir; burada da yine, bireyciliğin bir sonucu olan, anarşi ve çözülme durumunun en çarpıcı
örneklerinden birini görebilmekteyiz. Kim bireyciliği kabul ederse, zorunlu olarak bireyden üstün bir otoriteyi bireysel
akıldan üstün bir anlama yeteneğini kabul etmeyip reddetmiş olur. Bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Buna
göre, modern düşünce kaynağını insan üstü (supra humain) düzeyden alan, kelimenin tam gerçek anlamıyla,
her tür manevi otoriteyi ve büründüğü şekli ne olursa olsun -zaten bu şekil uygarlıklara göre değişir-
özü itibariyle böyle bir otorite üzerinde temellenen her tür geleneksel teşkilatı dışlamak zorundaydı.
Gerçekten de bu böyle olmuştur: Batının dinsel geleneğini yasal bir şekilde yorumlamakta yetkili
olan örgüt otoritesi yerine Protestanlık, "özgür araştırma" dediği şeyi, yani herkesin, hatta cahillerin
ve yetkisizlerin keyfine bırakılan ve sadece insan aklının deneyi üzerine kurulan yorumu ikame ettiğini
ileri sürdü. O halde bu, felsefede "akılcılık"ın ulaşacağı noktanın dinsel alandaki
benzeriydi. Böylece bütün tartışmalara, bütün ayrılıklara, bütün sapmalara açık kapı bırakılıyordu.
Sonuç olması gerektiği gibi oldu: Her biri sadece birkaç bireyin özel düşüncesini yansıtan daima çoğalan
bir yığın mezhep içerisinde dağılış, bölünüş... Bu koşullarda öğreti üzerinde
anlaşmak imkânsız olduğu için, öğreti çabucak ikinci plâna atıldı; ilk plâna dinin ikinci yanı,
yani ahlâk geçti: Günümüz Protestanlığında çok hissedilen bu "ahlâkçılık"ta yozlaşma buradan
ileri gelmektedir. Burada felsefe konusunda belirttiğimiz hususa paralel bir olay ortaya çıktı; öğretisel
çözülme, dinin entellektüel öğelerinin kayboluşu, şu kaçınılmaz sonucu peşinden sürüklüyordu:
İnsan "akılcılık"tan hareket edince, "duygusalcılık"a düşmek zorundaydı. Bunun en
çarpıcı örneklerini Anglo-Sakson ülkelerinde bulabiliyoruz. Öyleyse burada söz konusu olan, alanı daraltılmış
ve bozulmuş şekliyle de olsa, din değil, sadece "din duygusu"dur, yani hiçbir gerçek bilgiyle doğruluğu
ispatlanmayan, bulanık duygusal özlemlerdir. İnsanın ilâhi olanla irtibata geçmesini sağlayacak vasıtanın
"bilinçaltı" olduğunu söyleyecek kadar ileri giden, William James'in "dini tecrübe" kuramı gibi kuramlar bu
son aşamaya tekabül eder. Burada dinsel çöküşün son ürünleri, felsefi çöküşün ürünleriyle kaynaşmaktadır:
"dini tecrübe" "pragmatizm"e katılmakta ve pragmatizm adına sınırlı bir tanrı fikrinin sonsuz
bir tanrı fikrinden daha "avantajlı" olduğu salık verilmektedir. Çünkü onun için, üstün bir insan hakkında
duyulan duygulara benzer duygular duyabiliriz; aynı zamanda "bilinçaltı"na yapılan çağrıyla buradan
ruh çağırmacılığa ve diğer eserlerde incelemiş olduğumuz, çağımızın
karakteristiği olan "sözde-dinler"e ulaşılmaktadır. Öte yandan, Protestan ahlâkı, bütün öğretisel
temellerini gittikçe saf dışı ederek sonunda "laik ahlâk" diyebileceğimiz bir ahlâk içinde tamamen yozlaşmıştır.
Bu laik ahlâk, her tür dini düşünceye karşı olan hasımları olduğu kadar "liberal Protestanlık"ın
bütün kollarının temsilcilerini de kendi taraftarları arasında saymaktadır. Aslında ötekilerinde
ve berikilerinde aynı eğilimler ağır basmaktadır, tek fark şu ki ahlâkın kapsamına
giren şeylerin mantıksal gelişiminde hepsi aynı derecede ileri gitmemektedirler.
Gerçekten din tamamen geleneğin bir şekli
olduğu için, gelenek karşıtı anlayış ancak dine karşı bir anlayış olabilir.
İşe dinin özünü değiştirmekle başlar ve yapabilirse, sonunda dini tamamen ortadan kaldırır.
Protestanlık bir yandan dini tamamen yumuşatmaya ve "insanileştirme"ye uğraşırken, öte yandan
da her şeye rağmen, insan üstü (supra humain), bir öğenin, yani vahyin en azından teoride sürüp gitmesini
sağlaması bakımından mantık dışı oluyor; inkârı sonuna kadar götürmeye cüret
edemiyor. Ama, bu vahyi, tamamen insani yorumların sonucu olan tartışmalara teslim etmekle de onu gerçekten
hiçbir şey olmamaya indirgiyor. Ayrıca kendilerinin "Hıristiyan" olduklarını iddia etmekte direndikleri
halde, İsa'nın tanrısallığını bile artık kabul etmeyen insanlar görülünce, bu insanların-
belki bunu tahmin bile etmeksizin- gerçek Hıristiyanlığa yakın olmaktan çok tam bir inkâra yakın
oldukların söylemek mümkündür; nitekim benzer çelişkiler insanı pek şaşırtmamalıdır,
çünkü, nasıl ki Protestanlığın sürekli bölünüşü, daha önce de söylediğimiz gibi, her yerde modern
hayatta ve modern bilimlerde bulunan, çokluk içinde dağılmanın pek çok belirtilerinden biriyse, bu çelişkiler
de çağımızdaki düzensizlik ve kargaşanın bütün alanlardaki belirtilerinden biridir. Öte yandan Protestanlığın,
kendisini canlandıran inkâr düşüncesiyle, sözümona "dinler tarihçileri"nin ellerinde her dine karşı savaş
silahı olan bu bozguncu "eleştiri"ye yol açması ve böylece kutsal Kitaplardan başka bir otorite tanımadığını
ileri sürdüğü halde, büyük ölçüde aynı otoritenin, yani hâlâ muhafaza ettiği geleneğin asgarisinin de
tahribine katkıda bulunması doğaldır. Geleneksel düşünceye karşı başkaldırı
bir kez başladı mı, tabii ki yarı yolda kalamazdı.
Buna şöyle bir itiraz yapılabilir: Katolik
örgütünden tamamen ayrılmasına rağmen, gene de Protestanlığın Kutsal kitapları kabul etmesiyle,
Kutsal kitapların içerdiği geleneksel öğretiyi korumuş olması mümkün olamaz mı? Bu, böyle bir
varsayımın tamamen tersi olan "özgür araştırma"nın buyur edilmesidir, çünkü bu bireysel bütün düşünüşlere
olanak vermektedir. Zaten öğretinin korunması, düzenli bir geleneksel öğretimi gerektirir. Bu öğretimle
geleneğin ilkelerine uygun yorum devam ettirilir. Gerçekten de bu öğretim, Batı dünyasında Katoliklikle
özdeşleşmişti. Kuşkusuz başka uygarlıklarda da buna tekabül eden işlevi yerine getirmek
için, bundan çok farklı şekillerde teşkilatlar olabilir; ama burada söz konusu olan, özel durumlarıyla
birlikte Batı uygarlığıdır. Öyleyse, örneğin Hindistan'da, Papalığa benzer hiçbir
kurumun olmayışını ileri süremeyiz. Burada durum çok farklıdır: Önce Hindistan'daki durumun,
kelimenin Batıdaki anlamıyla, dinsel biçimli bir gelenekle ilgisi yoktur; dolayısıyla geleneğin korunduğu
ve aktarıldığı araçlar da aynı olmayabilir; sonra da Hint düşüncesi Avrupa düşüncesinden
tamamen farklı olduğundan, Hindistan'da gelenek kendi kendine bir güce sahip olabilir. Avrupa'da gelenek, dış
yapısında çok daha belirgin bir kuruluş desteği olmadan bu güce sahip olamaz. Hıristiyanlığın
başından beri Batı geleneğinin zorunlu olarak dinsel bir kisveye bürünmek zorunda olduğunu daha önce
söylemiştik. Oldukça karmaşık değerlendirmelere başvurmadan bütünüyle anlaşılmayacak olan,
bütün sebepleri burada tek tek açıklamak çok uzun yer tutar. Ama göz önünde bulundurmayı red-dedemediğimiz
bir olgu var ve bu yüzden benzeri bir geleneksel biçime uygun olan kuruluşla ilgili olarak ondan çıkacak tüm sonuçları
da kabul etmek gerekir.
Öte yandan yukarıda da belirttiğimiz gibi,
her şeye rağmen, Batıda geleneksel düşünceye ait hâlâ sürüp giden ne varsa sadece Katoliklikte bulunduğu
kesindir. En azından bu noktada, modern düşüncenin her tür zararından korunmuş olarak, geleneğin
tam bir muhafazasından söz edilebileceği anlamına gelmez mi bu? Ne yazık ki durum hiç de öyle gibi gözükmüyor;
ya da daha açıkça konuşacak olursak, her ne kadar geleneğin özü bozulmamış bir halde kalmışsa
da, ki büyük ölçüde böyledir, geleneğin derin anlamının çok az sayıdaki bir elit tarafından bile
gerçekten anlaşılmış olduğu çok şüphelidir; böyle bir elitin varlığı ya bir eylemle
ya da daha çok bir etkiyle kendini gösterirdi; oysaki hiçbir yerde onun izine rastlamıyoruz. Öyleyse, büyük bir olasılıkla
ancak gizli diyebileceğimiz bir durumda bulunan ve bugün hiç kimse için anlaşılır olmasa bile, anlayacak
güçte olanlara geleneğin anlamını yeniden anlamalarına her zaman imkân veren bir muhafaza söz konusudur.
Nitekim dini alan dışında, Batı dünyasının şurasında burasında dağınık
durumda bulunan eski geleneksel öğretilerden sürüp gelen ve ne oldukları bilinmeden korunan pek çok işaret
ve simgeler vardır. Benzeri durumlarda bir tür uykuya dalmış olanları uyandırmak, kaybolmuş
anlayışları yeniden canlandırmak için, tamamen diri olan geleneksel düşünceyle temasa geçmek gereklidir.
Yine şunu bir kez söyleyelim ki eğer batı kendi öz geleneğinin bilincine yeniden varmak istiyorsa, doğunun
yardımına özellikle burada muhtaç olacaktır.
Az önce söylediklerimiz tamamen Katolikliğin,
kendi ilkesi gereği, kendi içinde sürekli ve değişmez bir biçimde taşıdığı imkânlarla
ilgilidir. Öyleyse burada, modern düşüncenin etkisi az ya da çok uzun bir dönem boyunca, bazı şeylerin gerçekten
anlaşılmasını ister istemez engellemekle yetinmektedir. Buna karşılık Katolikliğin
bugünkü durumundan söz ederken, eğer bununla bizzat katoliklerin büyük çoğunluğunca anlaşılan biçimi
anlatılmak istenseydi, -bu ifade özü itibariyle gerçekte olumsuz olan bir şey yerine kullanılabilirse-modern
düşüncenin daha olumlu bir eylemini saptamak zorunda kalacaktık. Bu konuda düşündüklerimiz, kendisine açıkça
"modernizm" adı verilen ve Protestan düşüncesinin bizzat katolik Kilisesi içine sızma girişiminden başka
bir şey olmayan bir hareket gibi, neyse ki başarısızlıkla sonuçlanmıştır, sadece çok
net olarak belirtilmiş hareketler değildir. Bu, özellikle çok daha genel, çok daha yaygın, ve çok daha zor
kavranabilen, dolayısıyla da çok daha tehlikeli bir ruh halidir; çünkü etkilenenler çoğu kez kesinlikle bunun
bilincinde değillerdir. İnsan kendisini içtenlikle "dindar" sanabilir ve aslında hiç de öyle olmayabilir; ya
da gerçek geleneksel düşünce konusunda en küçük bir bilgiye sahip olmadığı halde, kendisinin "gelenekçi"
olduğunu söyleyebilir; bu da yine çağımızın zihinsel düzensizliğinin belirtilerinden biridir.
Belirttiğimiz.ruh hali, her şeyden önce, eğer ifade yerindeyse, dini "küçültüp önemsiz gibi göstermek"ten,
onu kıyıya atılmış bir şey haline getirmekten, ona çok sınırlı ve mümkün olduğu
kadar dar bir yer vermekle yetinmekten, onu hayatın diğer geri kalan kısmı üzerinde hiçbir gerçek etkisi
olmayan ve bir tür su geçirmez bir bölmeyle hayattan soyutlanan bir şey haline getirmekten ibarettir. Bugün günlük hayatta,
en "dinsiz" çağdaşlarının düşünme ve yaşama tarzlarından açıkça farklı düşünüp
farklı yaşayan ne kadar Katolik vardır? Bu da aşağı yukarı öğreti konusunda tam bir
bilgisizlik ve hatta öğretiyle ilgili ne varsa onlara karşı tam bir ilgisizliktir. Çoklarına göre din,
bir "görenek" demesek de basit olarak bir "uygulama" ve alışkanlık işidir. Onlar dinle ilgili ne olursa
olsun, onu anlamaya çalışmaktan özenle kaçınırlar ve hatta bazıları dini anlamanın yararsız
olduğunu veya belki de dinde anlaşılacak bir şey olmadığını düşünürler. Zaten
din gerçekten anlaşılsaydı, insan uğraşları arasında ona bu kadar düşük ve önemsiz
bir yer verir miydi? O halde öğreti, gerçekte unutulmuş veya hemen hemen hiçe indirgenmiştir; bu da özellikle
Protestan anlayışını andırmaktadır, çünkü her tür entellektüaliteye zıt olan aynı
modern eğilimlerin bir sonucudur. İşin en kötü yanı da, genel olarak verilen öğretimin, bu ruh haline
karşı çıkacağı yerde, aksine kendisini ona iyice uydururarak ona yardımcı olmasıdır:
Sürekli ahlâktan söz edilmekte, anlaşılmayacağı bahanesiyle öğretiden hemen hemen hiç söz edilmemektedir.
Şimdilerde din, artık "ahlâkçılık"tan başka bir şey değildir ya da en azından öyle
gözüküyor ki hiç kimse dinin gerçekten ne olduğunu bilmek istemiyor; oysaki din apayrı bir şeydir. Bununla
birlikte, her ne kadar bazen gene de öğretiden söz ederlerse de bunu, kendi "lâdinî" alanlarında öğretiyi düşmanlarla
tartışarak çoğunlukla onu alçaltmak için yaparlar. Bunun sonu da, kaçınılmaz olarak kendilerine çok
haksız imtiyazlar vermeye varır. İşte böylece modern "eleştiri"nin sözümona sonuçlarını
az ya da geniş bir ölçüde göz önünde bulundurmak zorunda olduklarına özellikle inanırlar, oysaki bir başka
görüş açısından bakınca, onların bomboş olduğunu göstermekten daha kolay bir şey yoktur.
Bu koşullarda, gerçek geleneksel düşünceden geriye ne kalır ki?
Bireyciliğin dinsel alandaki belirtilerini
incelerken ulaştığımız bu nokta, yani biraz konunun dışına çıkma, bize yararsız
gözükmüyor, çünkü bu ifadeler kötülüğün, bu açıdan ilk bakışta sanıldığından daha
ciddi ve daha yaygın olduğunu göstermektedir. Öte yandan, bu ifadeler bizi ele aldığımız sorundan
hiç de o denli uzaklaştırmamaktadır, hatta yaptığımız son tespit ve uyan doğrudan
o sorunla ilgilidir. Çünkü tartışma düşüncesini her yere sokan da yine bu bireyciliktir. Kendi tabiatları
gereği, tartışılamayacak şeylerin de bulunduğunu çağdaşlarımıza anlatmak
oldukça güçtür. Modern insan kendisini hakikat seviyesine yükseltmeye çalışacağı yerde, hakikati kendi
seviyesine indirmek istemektedir. Kendilerine "geleneksel bilimler"den veya saf metafizikten söz edildiği zaman, sadece
"lâdinî bilim"in ve "felsefe"nin söz konusu olduğunu düşünen bu kadar çok insanın bulunması kuşkusuz
bu nedenledir. Kişisel kanılar alanında her zaman tartışma olabilir, çünkü insan aklî düzeyi aşamaz
ve çünkü insan hiçbir üstün ilkeye başvurmayınca, bir konuyu "leh"de ve "aleyh"de savunmak için az ya da çok geçerli
kanıtları kolayca bulabilir. Çoğu durumlarda, hiçbir çözüme ulaşmaksızın sürekli olarak tartışmayı
sürdürebilir insan. İşte bu yüzden hemen hemen bütün modern felsefe, iki anlama gelebilen ifadelerden ve çok kötü
bir şekilde ortaya konulan meselelerden oluşmuştur. Genellikle sanıldığı gibi, tartışma
sorunlara açıklık getirmesi bir yana, çoğu kez sorunları değiştirip başka yöne kaydırmakta
ve onları daha da anlaşılmaz kılmaktadır. Bunun da en olağan sonucu, herkesin hasmını
ikna etmeye çalışarak, kendi kanaatına eskisinden daha çok bağlanması ve eskisinden daha fazla tekelci
bir tarzda onda ısrar etmesidir. Aslında bütün bunlarda, hakikat bilgisine ulaşmak söz konusu değildir.
Fakat her şeye rağmen, haklı olmak ya da başkalarını buna inandırmasa da en azından
kendisini haklı olduğuna inandırmak söz konusudur. Nitekim bu üzücü bir durumdur, çünkü Batı düşüncesinin
en belirgin öğelerinden biri olan "kendi dinini yayma" ihtiyacı işe karışıyor daima. Bazen kelimenin
en bayağı ve kötü anlamıyla bireycilik daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır: Böylece
bir insanın eserini, o insanın özel yaşamı hakkında bildikleriyle yargılamak isteyen insanları
her an görmüyor muyuz? Sanki bu iki şey arasında herhangi bir bağıntı kurulabilirmiş gibi. Bu
arada belirtelim ki, ayrıntı merakına bağlı olarak, "büyük insanlar"ın yaşamlarındaki
en küçük özel durumlara verilen önem, gösterilen ilgi ve onların yaptıkları her şeyi bir çeşit "psiko-fizyolojik"
tahlille açıklama kuruntusuna kapılma aynı eğilimden doğmaktadır; bütün bunlar, çağdaş
zihniyetin gerçekten ne olduğunu anlamak isteyen için oldukça anlamlıdır.
Ama biz bir an için, tartışmanın
gereksiz olduğu alanlara tartışma alışkanlığının sokulması konusu üzerinde
biraz duralım ve açıkça şunu söyleyelim: "savunucu" (apologétique) tutum kendi içinde son derece zayıf
bir tutumdur, çünkü kelimenin hukuki anlamıyla, salt "savunmacı"dır (défensive). Bunun anlamı, bir avukatın
savunma söylevi demek olan ve İngilizce gibi bir dilde bugün "excuse", "özür" anlamını alan "savunma" (apologie)
kelimesinden türeyen bir terimle belirtilmiş olması da boşuna değildir. O halde "dini savunma biçimi"ne
(l'apologétique) verilen üstün önem, dinsel düşüncenin gerilemesinin tartışılmaz bir belirtisidir. Bu
zayıflık, az önce dediğimiz gibi, "dini savunma biçimi", metot ve görüş açısı bakımından
tamamen "lâdinî" tartışmalara dönüşünce, daha da belirginleşir. Bu metotla ve bu görüş açısıyla
din, felsefi ve bilimsel ya da sözde bilimsel olan en olumsal (contingent) ve en varsayımsal (hypothétique) kuramlarla
aynı plâna konulmaktadır ve "uzlaştırıcı" görünmek için, her dini sadece ortadan kaldırmak
amacıyla icat edilen kavramlar bir ölçüye kadar kabul bile edilmektedir. Böyle davrananlar, kendilerinin az ya da çok
yetkili temsilcileri olduğunu sandıkları öğretinin gerçek özelliğinden son derece habersiz olduklarının
kanıtını gene kendileri göstermektedir. Geleneksel bir öğreti adına konuşmakta yetkili olanlar,
"lâdinî" çevrelerle ne tartışırlar ne de onlarla bir "polemiğe" girerler. Onların görevi, anlayabilenler
için, öğretiyi olduğu gibi anlatmak ve aynı zamanda, nerede olursa olsun, hatayı bulup bildirmek ve gerçek
bilginin ışıklarını üzerine çevirerek hatayı olduğu gibi göstermektir. Onların işlevi
bir kavgaya girişip, orada öğretiyi tehlikeye düşürmek değil, tersine kesin olarak bildirmek zorunda oldukları
ilkelere gerçekten sahiplerse, taşıma hakkına sahip oldukları düşünceyi taşımaktır.
Kavga alanı eylem alanıdır, yani bireysel ve geçici alandır. "Haraketsiz hareket ettirici güç", hareket
haline geçmeksizin hareketi üretir ve yönetir. Bilgi, eylemin değişimlerine katılmaksızın, eylemi
aydınlatır; manevi olan maddi olana kılavuzluk eder. Böylece her şey, kendi düzeyinde, evrensel hiyerarşide,
kendisine ait olan sırada kalır; ama modern dünyada, hâlâ gerçek bir hiyerarşi kavramı nerede bulunabilir
ki? Artık hiçbir şey ve hiçbir kimse normal olarak olması gereken yerde değildir; insanlar artık
manevi alanda hiçbir gerçek yetki, maddi alanda ise hiçbir yasal güç tanımıyorlar, "lâdinî" çevreler rahat rahat,
kutsal şeyleri tartışmakta, onların niteliğine hatta varoluşuna bile itiraz etmektedirler. Bu,
astın üstü yargılaması, bilgisizliğin bilgelik önüne engeller koyması, yanlışın hakikate
üstün gelmesi, beşerî olanın ilâhi olanın yerini alması, yerin göğü yenmesi, bireyin kendisini her
şeyin ölçüsü yapması ve tamamen kendi nisbî ve yanılabilir aklından çıkardığı yasaları
evrene zorla benimsetmeye kalkışmasıdır. "Vay halinize sizin, kör kılavuzlar!" denilmekte İncil'de;
bugün gerçekten her yerde, sadece başka körleri yöneten ve eğer zamanında durdurulmazlarsa kaçınılmaz
olarak onları da kendileriyle birlikte helak olacakları duruma doğru götüren körleri görmekteyiz!
René Guénon
Çeviren Mahmut
Kanık
Yukarıdaki
yazı René Guénon : "Modern Dünyanın Bunalımı" Verka Yayınları, İst.1999. s.90-107'den alınmıştır
|